1 Mart 2012 Perşembe

Elif Şafak / İskender

Şu hayatta insan en çok sevdiklerini acıtır.. En derin yaralar ailede açılır, kabuk tutsa bile kanar hikâye, içten içe...



Elif Şafak'ın İskender adlı romanını okuyup okumama konusunda kararsız kalmıştım. Sanırım biraz ön yargılı davrandım. Bir arkadaşım pek beğenmemiş okumasan da olur demişti. Daha sonra beğenen bir arkadaşımın kitabı bana vermesi üzerine okudum kitabı ve gerçekten beğendim. Elif Şafak kelimelerle çok güzel oynuyor. Bazı kitaplarını bitirmek bu yüzden zor gelmiştir bana. Her cümlesi insanı düşündüren boş olmayan kelimeler.

Romanda olay Londra’ya göç etmiş Türk-Kürt kökenli ailenin geçmişi ve şimdiki anı arasında gidip geliyor. Kitapta en çok beğendiğim yön ise farklı kişilerin farklı iç dünyaları ve farklı tepkileriyle - aynı hayat gibi – akıp gitmesi. Tek bir kişi değil kişi kişi analiz ediliyor kitaptaki kişiler. Genel olarak da anne-oğul çerçevesinde dönüyor hikâye. Erkek kılığına girerek kitabının kapağında yer alması ise çok daha önemli olmayan bir ayrıntı. Bence sadece pazarlama taktiği. Kendisini çok beğendiğim Elif Şafak’ı bu kılıkta görmek biraz da hoşuma gitmedi.  

İskender doğu- batı, kadın- erkek arasındaki gelgitleri ile insanı sıkmadan ve farklı analizleriyle elinizden bırakmamanıza neden oluyor. Hayatın insana neler verip aldığını oturup düşünüyorsun. Kader mi insanı bu güne getiren yoksa insan mı kaderine yön veren diye düşünmeden de edemedim.

Gündemde yer alan çalıntıydı, okunur okunmaz tartışmalarına rağmen bence okunmaya bir roman değer.

11 Şubat 2012 Cumartesi

İstiklal Mahkemelerinin hukuksuzluğunu aratmayan özel yetkili mahkemeler, bu mahkemelerin kudretli savcıları ve  yeni rejimin mavi üniformalı bekçileri, Mit Müsteşarını ifadeye çağırarak, Mit'in içindeki federatifçi yapıyı tasfiye ederken kck operasyonunda yol katetmek ve biz aslında "milli" bir çizgideyiz deme derdinde olabilir ama öncelikli yapılması gereken Öcalan'ın yeniden sorgulanmasıdır. Çünkü Pkk'nın yapılanması bile çözümlenememişken, kck'nın tasfiye edileceğini zannetmek hayal ürünüdür. Diğer taraftan E.Tanerle başlayıp, Fidanla birlikte biraz konsept değiştiren ve öcalana tecritle devam eden genelkurmayla senkron politikalar, bazı çevreleri rahatsız etmiş gibi. Bunun ilk işaret fişeğini İlker Başbuğ'un tutuklanmasıyla  gösteren süreç, Uludere olayında mit'in hedefe konulmasıyla devam etti ve nihayetinde müsteşarı ifadeye çağırmakla zirve noktaya ulaştı.

Naçizane analizim: Bölgesel planlar konusunda özellikle suriye ve iran meselesinde Türkiye'yi istediği noktaya getiremeyen israil-abd ikilisinin, başbakan'ı mit müsteşarı üzerinden hem de akp dönemi icraatı özel yetkili mahkemeler aracılığıyla tehdit etmesidir. Bu işi şike yasasında iktidarla açıkça çatışmaya giren cemaatin medya ve emniyetteki unsurlarıyla yapması zımnen, baransu, çongar ikilisiyle taraf gazetesi üzerinden açıkça yapması da işin diğer bir boyutu.

Cemaatin konjonktürel bir güç olmaktan çıkması, akp'ye ihtiyaç duymayacak kadar güçlenmesi karşısında Erdoğan'ın savaşı kaybedeceğini düşünmek yanlıştır. Win-win sorunsalıyla meseleleri çözmeye yatkın pragmatist muhafazakar akledişin tıkandığı yer işte tam da burasıdır. Başbakan eğer burada fidan'ı koruyarak, planı kurgulayanların isteklerini yerine getirirse-win-win mantığıyla- Türkiye hedef haline gelecek ve olası kürt baharında bu kez ifadeye çağrılan, iktidardan inmesi istenen lider kendisi olacaktır. 

Zaman, Erdoğan'ın Fidanı harcatmadan, batı vesayetine karşı net tavrını koyma ve 10 yıllık iktidar sürecinde kendi eliyle yarattığı ve bugün kendisine meydan okuyan bu fütursuz odakları acilen tasfiye etme zamanıdır.Bu ülkenin bekası için kaçınılmaz bir adımdır.

Umarız başbakan çok geç kalmaz.

3 Şubat 2012 Cuma

Öğrendim ki...

Hayat akıp giderken her gün, her an yeni şeyler öğrenerek geçiyor hayat...

Özdemir Asaf'ın güzel yazısını okuduğumda içimde bir burukluk hissettim. Yaş yavaş yavaş otuza yaklaşırken farklı telaşlar, farklı hayaller kapladı hayatımızı. Fakat her yaşın bir güzelliğini de yaşıyorsun. Yetişkinliğin tadını gençliğin deli doluluğuyla birleştiriyorsun...

Gün geçtikçe ailemin sıcaklığını yanımda daha çok hissetmek istiyorum. Öğrenmenin yanında paylaşarak artan şeylerinin tadını daha çok hissetmek istiyorum. Ve hayatımı dolu dolu yaşamak istiyorum...

İşte o güzel yazı...

Neler Ogrendim;

YAŞ 5 Anne ve babamın birbirlerine bağırmalarının beni ne kadar korkuttuğunu öğrendim.
YAŞ 7 Meşrubat içerken gülersem içtiğimin burnumdan geleceğini öğrendim.
YAŞ 12 Bir şeyin değerini anlamanın en iyi yolunun bir süre ondan yoksun kalmak olduğunu öğrendim.
YAŞ 13 Annemle babamın elele tutusmalarının ve öpüşmelerinin beni daima mutlu ettiğini öğrendim.
YAŞ 15 Bazan hayvanların kalbimi insanlardan... daha fazla ısıttığını öğrendim.
YAŞ 18 İlk gençlik yıllarımın keder, şaşkınlık, ıstırap ve aşktan ibaret olduğunu öğrendim.
YAŞ 24 Aşkın kalbimi kırabileceğini ama buna değer olduğunu öğrendim.
YAŞ 33 Bir arkadaşı kaybetmenin en kestirme yolunun ona ödünç para vermek olduğunu öğrendim.
YAŞ 36 Önemli olanın başkalarının benim için ne düşündükleri değil benim kendi hakkımda ne düşündüğüm olduğunu öğrendim.
YAŞ 38 Eşimin beni hala sevdiğini, tabakta iki elma kaldığında küçüğünü almasından anlayabileceğimi öğrendim.
YAŞ 41 Bir insanın kendine olan güveninin, başarısını büyük oranda belirlediğini öğrendim.
YAŞ 44 Annemin beni görmekten her seferinde sonsuz mutluluk duyduğunu öğrendim..
YAŞ 46 Yalnızca minik bir kart göndererek bile birinin gönlünü aydınlatabileceğimi öğrendim.
YAŞ 49 Herhangi bir işi yaptığımdan daha iyi yapmaya çalıştığımda, o işin yaratıcılığa dönüştüğünü öğrendim.
YAŞ 50 Sevgi, evde üretilmemişse, başka yerde öğrenmenin çok güç olabileceğini öğrendim.
YAŞ 53 İnsanların bana, izin verdiğim biçimde davrandıklarını öğrendim.
YAŞ 55 Küçük kararları aklımla, büyük kararları ise kalbimle almam gerektiğini öğrendim.
YAŞ 64 Mutluluğun parfüm gibi olduğunu, kendime bulaştırmadan başkalarına veremeyeceğimi öğrendim.
YAŞ 70 İyi kalpli ve sevecen olmanın, mükemmel olmaktan daha iyi olduğunu öğrendim.
YAŞ 82 Sancılar içinde kıvransam bile başkalarına basağrısı olmamam gerektiğini öğrendim.
YAŞ 90 Kiminle evleneceğin kararının hayatta verilen en önemli karar olduğunu öğrendim.
YAŞ 95 Öğrenmem gereken daha pek çok şeyler olduğunu öğrendim.

Özdemir Asaf


22 Aralık 2011 Perşembe

2012 Yılında Altın Fiyatları Ne Olur?

Altın yatırımcılarının en merak ettiği konulardan biri altın fiyatlarının 2012'de nasıl bir seyir izleyeceği yönünde.Altın fiyatlarının temelde artış göstermesinin nedeni dünyada güvenli liman olarak herhangi bir para biriminin kalmamasıdır.Yıllardır dolar global piyasalarda kendine her zaman yer edinmiştir.Bunun en iyi örneğini ülke vatandaşlarının dolar sevdalısı olduğunu görerek anlamaktayız.Fakat son yıllarda özellikle 2008 kriziyle başlayan süreçte ekonomiler sürekli buhranlı havalar içerisinde yaşamını sürdürmekte bu da doğal olarak altının piyasa yapıcıları tarafından sürekli alımına sebep olmuştur.

2012 yılına baktığımızda bu buhranlı havanın özellikle Avrupa ve Abd açısından devam edecek görünmesi yine altına alım getirecektir.Şu an için her ne kadar Fed başkanı dünyada doların değerini koruma çabalarıyla uğraşıp altın üzerinde sürekli spekülasyon yapsada Abd'nin sürekli artan bütçe açıklarına karşın durgun ekonomi karşısında yeni bir parasal genişleme yapmaktan başka çaresi kalmadı.Bunun sonucunda gözler yine altına dönecektir.Son 1-2 haftalık düşüşle ciddi destek seviyelerine gelen altının kolay kolay 3 yıllık trendini bozacağını düşünmüyorum.

Son olarak; 2012 yılında da belirsizliklerin ve çözümsüzlüklerin devam edeceği ortamda altın fiyatlarının yeni zirveler yapacağını düşünüyorum .

8 Aralık 2011 Perşembe

‘İslamcı Mahalle’nin İktidar Aşkı


Bugün muhafazakâr iktidara destek veren “mahalleli” gömlek değiştirmiştir. İddialarından vazgeçmiş, servet ve iktidardan yana tavır almıştır. Artık İslamcı STK’lar (vakıflar-dernekler, platformlar vs) iktidarın yan kuruluşları olarak faaliyet yürütüyorlar. “İslamcı Aydınlar” ise iktidarın sözcüsü olarak yazıp çiziyor, muhafazakâr iktidarın ve “yeni zengin sınıf”ın gönüllü sözcülüğünü yapıyorlar.


‘İslamcı Mahalle’nin İktidar Aşkı

Kendilerini Tevhid Akidesi’ne nispet eden “Müslümanlar”ın kahir ekseriyetinin, Kemalizm ve sistem karşıtlığı adına (maslahat gereği) tercihlerini AK Parti’den yana kullanmaları, Türkiye’de İslamcılığın hem teorik hem de pratik açıdan bittiğinin resmidir.

Kasım 2002 seçimlerine kadar saflar gayet netti, DSP-MHP ve ANAP’tan oluşan Koalisyon Hükümeti Ecevit’in Başbakanlığı’nda zulüm içeren klasik icraatlarla ülkeyi yönetirken, İslamcılar iyi ya da kötü, fazla ya da eksik kendi düşünce ve dünya görüşlerine uygun bir biçimde “özgün” çalışmalarını yürütüyorlardı. Ancak Koalisyon Hükümeti’nin Irak Operasyonu için ABD’ye yeşil ışık yakmaması nedeniyle tasfiye edilmesi ortamı bir anda tersyüz etti. AK Parti’nin iş başına gelmesiyle birlikte “özgürlükçü(!)” söylemlerin büyüsüne kapılan İslamcılar tam anlamıyla bir değişim-dönüşüm süreci yaşadılar. İlkin düşüncede yaşanan bu köklü değişim neticesinde AK Parti’nin birden bire mevcut sistemin karşısında tek güç olarak algılanması, o tarihe kadar zaten kendi gündemlerini belirleyemeyen İslamcıların tamamen sistemin gündemine entegre olmalarıyla sonuçlandı. Özellikle Ergenekon Davası, hukukun üstünlüğü, insan hakları, sivil toplum ve sivil anayasa gibi konularla gündemin rotası yüz seksen derece değişirken, AK Parti’nin 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinden % 47, 12 Eylül 2010 Anayasa Referandumu’ndan % 57,9 ve 12 Haziran 2011 genel seçimlerinden % 50 oy oranıyla çıkması, İslamcıların zafer çığlıkları atmalarına ve “mülkün yeni sahipleri” ile işbirliği yapmalarına yol açtı.

Bu süreçte sayıları az da olsa mevcut tartışmalara taraf olmaktan ısrarla kaçınarak sabitelerinden taviz vermeyen diğer Müslümanları “marjinal” oldukları gerekçesiyle bir kenara itip liberal kesimle işbirliği yapmayı tercih eden söz konusu unsurların, yayın organlarında alenen AK Parti propagandası yapmaları, AK Parti’nin tercüme faaliyetleriyle başlayan İslamî Uyanış sürecinin meyvelerini toplayarak durumu kendi lehine çevirmeyi başardığını açıkça koymuş oldu. Sistem karşısında gerçek anlamda İslamî bir hareket ortaya koyamayan ikinci ve üçüncü nesil İslamcılar, AK Parti’ye destek vererek 35-40 senedir süre gelen mücadelenin kazanımlarını kendi elleriyle heba etmeyi başardılar. Bu bakımdan “AK Parti bu sürece olan katkılarından dolayı tüm İslamcı STK’lara ve kanaat önderlerine teşekkür etmelidir” dersek yanlış yapmış olmayız. Zira söz konusu kuruluşlar ve kişiler Müslümanların gündemini AK Parti lehine çevirebilmek için oldukça üstün bir performans ortaya koydular.

Bugün itibariyle büyük resme baktığımızda iki kesimin mücadelesine tanıklık ediyoruz: AK Parti ve Laik(çi)ler, AK Parti ve Kemalizm, AK Parti ve Ergenekon. Bu bağlamda AK Parti toplumu ayrıştırarak safları kendi adına netleştirmeyi başardı. Artık İslamcı STK’lar (vakıflar-dernekler, platformlar vs) iktidarın yan kuruluşları olarak faaliyet yürütüyorlar. “İslamcı Aydınlar” ise iktidarın sözcüsü olarak yazıp çiziyor, muhafazakâr iktidarın ve “yeni zengin sınıf”ın gönüllü sözcülüğünü yapıyorlar.

Bu noktada bir tespit olarak şunu söylemek gerekir ki, İslamcıların neredeyse hiçbir sabitesi, hiçbir kırmızı çizgisi kalmadı. Olmazsa olmazlar ortadan kalktı ve böylece “Tevhid, Adalet, Özgürlük” sloganlarının içi boş olduğu fiilen görülmüş oldu. Muhafazakâr iktidar ve onun eliyle oluşturulan “yeni zengin sınıf”a yamanmakta hiçbir beis görmeyen İslamcılar ipin ucunu iyice kaçırdılar. “Mahalleli” servet ve iktidarın sahte cazibesine öyle kapılmış durumda ki, açlar, yoksullar, işsizler, asgari ücrete talim edenler, kısacası toplumun mahrum kesimleri hiç kimsenin umurunda değil. Geçmişte radikallikleri ve marjinallikleriyle övünenler bugün “mülkün yeni sahipleri” ile aynı safta yer alıyor, adaletsizlik karşısında sessiz kalıyor ve daha önce sövüp saydıkları sistemin nimetlerinden dibine kadar yararlanmanın keyfini çıkarıyorlar. Geride kalan on bir yılın sonunda İslamcıların sistemin değişmesi için değil, el değiştirmesi için mücadele ettikleri ve bugüne kadar “Tevhid, Adalet, Özgürlük” mücadelesi değil, sınıf atlama mücadelesi verdikleri ortaya çıkmış oldu. Zihinlerini Yeşil Kuşak Projesi’nin şekillendirdiği ikinci ve üçüncü nesil İslamcılardan başka bir şey de beklenemezdi zaten. Hiç şüphesiz hâl-i hazırdaki tablo, servet ve iktidar odaklı bir din anlayışına sahip olmanın kaçınılmaz sonucu olarak karşımızda duruyor.

Bugün İslam adına iktidar edenler ve onlara yardakçılık yapan “kanaat önderleri”, mahrum ve mahkûm sınıfa umut vermek ve toplumun sorunlarına çözüm üretmek yerine kitlelere asıl anlamından koparılmış bir “tevekkül” aşılıyorlar. Bu ise, Müslümanları sadece kendilerinden farklı olana tepki veren bir hâlet-i ruhiye içine sokarken, kendi sorunları karşısında çözümsüz ve kendinden olan muktedire karşı boyun eğici kılıyor. “Mahalleli” fiilen şunu söylüyor: Yaşasın benim zalimim!

Daha da vahim olanı “mahalleli” manevî-ahlakî ilkeler temelinde şekillenen bir yaşam biçimi, adalet temelli bir siyasî, iktisadî ve sosyal yapı öngören eşitlikçi ve özgürlükçü İslam inancı ve düşüncesinden koparıldığının farkında değil. “İzm”lere ateş püsküren “mahalleli” adı konulmuş-konulmamış onlarcası ortalıkta gezinen “-cılık”lara itiraz etmiyor. Dün “kıyam”dan dem vuran “mahalleli” bugün “kıyak” peşinde koşuyor. Ahlaksız siyaset, ahlaksız ideoloji, ahlaksız ekonomi… Nerede? Siyasete, ideolojiye ve ekonomiye tapınan “mahalleli”nin zihninde! Oysa Medine-i Fazıla ahlaka dayalı bir modeldir. Bu modelde insanı ahlakî davranmaya iten tek zorlayıcı unsur Allah’tır ve O da elle tutulmaz, gözle görülmez. Ancak ne çare ki, “mahalleli” bunları duymak istemiyor ve muhalif hiçbir söze kulak vermek istemiyor. Muhalefet edene “vebalı” gözüyle bakıyor. Ne diyelim, iktidara yamanmanın dayanılmaz hafifliği!

Açlıktan ve soğuktan bebeklerin öldüğü, sermayenin emeği sömürdüğü, Başbakan’ın “Artık 25 kuruşa simit yok” dediği, polisin üniversitelerde kamp kurduğu, 12 Eylül’ü aratmayacak sayıda tutuklama vakasının yaşandığı, insanların kitap yazdıkları için hapse atıldıkları, Hükümet’in Füze Kalkanı Antlaşması’nın altına imza attığı bir ülkede yaşıyoruz. İktidar neredeyse bütün medyayı ele geçirmiş durumda. Medya cümbür cemaat iktidarın borusunu öttürüyor. Lakin iktidarın sözcülüğüne soyunan “mahalleli”, sosyal medyada gerçekleştirilen muhalefete dahi tahammül edemiyor.

Muaviye siyaseti güden muhafazakâr iktidar, önce sözlü tehditle, o tutmazsa parayla, o da tutmazsa içeri tıkarak iş görüyor, “mahalleli” de buna çanak tutuyor. Başbakan Mısır’da laiklik satıyor, “mahalleli” al gülüm-ver gülüm kabilinden bir-iki kelâm etmekle yetiniyor. Füze Kalkanı’na karşı dostlar alış-verişte görsün kabilinden küçük bir bildiri hazırlayan İslamcı STK’ların temsilcileri, bildiriyi alelacele okuduktan sonra tek söz dahi etmeden dağılıyorlar. Başbakan Dersim Katliamı için özür diliyor, “mahalleli” de “Cumhuriyet tarihiyle yüzleşilmeli” diyor -ki, her ikisi de doğru yaklaşımlardır-, ancak hiç kimse kendi geçmişi ve tarihiyle yüzleşmek istemiyor. Görünürde İsrail’le didişen iktidar, dış politikada ABD’nin düdüğünü çalıyor, “mahalleli” de ona destek veriyor. “Derin siyasî analizler” yapılıyor:“Efendim, Başbakan mevcut statükoyu aşmak için bazen çatışıyor, bazen uzlaşıyor, bazen de erteliyor.” Hakikaten ya hu, bak biz bunu hiç düşün(e)memiştik(!) “Şekil a”da da görüldüğü gibi, muhafazakâr iktidarın tehlikeli sularda yüzdürdüğü kayığın küreklerini “mahalleli” çekiyor.

Bütün bunlara karşın iktidara yamanarak kendilerini tasfiye eden İslamcıların geleceği tam anlamıyla karanlık. Sistemin bütünüyle el değiştirmesinden bir müddet sonra -ki, süreç tamamlanmadı, hâl-i hazırda devam ediyor- muhtemelen İslamcılar tekrar muhalif duruma düşecekler. Zira laiklik, diyanet, eğitim sistemi vb belli başlı konularda İslamcılarla muhafazakâr iktidarın bakış açısı birbirine taban tabana zıt. Yeni muktedirlerin yeni muhaliflerine karşı müsamahakâr olmayacakları aşikâr. Bu bakımdan iktidara yamanan İslamcılar, sistem bütünüyle el değiştirdikten sonra gerçekleştirecekleri ilk ciddi muhalefetle birlikte boylarının ölçüsünü alacaklar ve “mahalleli” bir sabah kendi felaketine uyanacak!

Elhâsıl bugün AK Parti’ye destek veren “mahalleli” gömlek değiştirmiştir. İddialarından vazgeçmiş, servet ve iktidardan yana tavır almıştır. Geriye türlerinin son örneği diyebileceğimiz, “marjinal(!)” bir avuç saf-temiz Muvahhid kaldı. Bizim işimiz de onlarla zaten.

Son olarak bir noktanın altını kalın çizgilerle çizmekte yarar var. Hiç kimse bizi sınıflayamaz, denetimi altına alamaz ve kendine ram edemez. İşte bu nedenle huzursuz edici ve korku vericiyiz. Zira muhalif kimlik ve eleştirel bakış gerek iktidarlar ve gerekse iktidarlara yamananlar için her zaman korkutucudur. Bugüne kadar hep muktedirlerin karşısında olduk, bundan sonra da karşısında olacağız. Sayı-nüfus, araç-gereç hesabıyla işimiz yok, sözümüzü sonuna kadar söyleyeceğiz. Ta ki, yolun sonu Medrese-i Yusufiyye’ye, Rebeze’ye ya da toprağın altına çıkıncaya kadar.

“İslamcı mahalle”nin iktidar aşkına gelince: Yamanmak ve yaranmaya çalışmak hiçbir işe yaramaz; dik durmak ve doğruya “doğru”, yanlışa “yanlış” demek gerekir. Kaleminiz Hak’tan yana değilse kıracaksınız, Allah için söz söylemiyorsanız susacaksınız, pragmatizm karakteriniz haline gelmişse ortadan yok olacaksınız, Hakikat’i maslahata kurban ediyorsanız sahneden çekileceksiniz. Ya da servet ve iktidar sahiplerinin masasında değil 25 kuruşluk, 3 kuruşluk meze olacaksınız!

Umutla ve devrimle…

A.F.Ergun
http://atillafikriergun.wordpress.com/

24 Kasım 2011 Perşembe

Time Dergisine Kapak ve Bidon Kafalı Olmak

Time dergisine kapak olan Erdoğan profilinin yanına Buckingham Sarayı'ndaki Gül profili koyduğumuzda hangi resim batının Çankaya'da görmek istediği profildir sizce? İngiltere'den, İngiltere'nin de içinde bulunduğu Avrupa Birliği'ne "sefil" diyen Gül, geleceği kapkaranlık olan AB'nin parçalanması nihayetinde oluşabilecek yeni durumlar için Türkiye'ye pozisyon mu belirlemektedir? Sizce Gül bu açıklamaları Berlin' de yapabilir miydi? Bu açıklamaları yapmasında dış kamuoyu kadar iç kamuoyuna da bir mesaj yok mu?

2014'teki cumhurbaşkanlığı için kozların yavaş yavaş ortaya döküldüğü bugünlerde benim kişisel kanaatim, Erdoğan veya Gül arasında illa bir seçim yapmamız istenirse bu hakkı Erdoğan'dan yana kullanmanın daha mantıklı olacağıdır. Gül'ün uzlaşmacı, batı yanlısı, durmadan gülümseyen yüzünün aksine, Erdoğan'ın dirayetli, masadan istediğini almadan kalkmayan, alamadığı zaman o masayı terkeden ve bir daha dönmeyen, yeri geldiğinde milli olan çizgisi Çankaya'ya daha fazla yakışacaktır.

Gelelim Dersim meselesine...

Katliamlar, kıyımlar, trajediler, hikayeler arasında sorulmasa gereken en önemli sorulardan bir tanesi de şu: Cumhuriyeti korumak, kollamak düsturuyla chp'ye oy vermeyi nefes almak gibi hayatının en önemli görevi sayan çağdaş, demokrat, atatürkçü, laik, rejim bekçisi arkadaşlarım Dersim'i biliyorlar mı?  Bilmiyorlarsa çağdaş aydın demokrat olmak sadece oy pusulasında 6 ok'un altına basmaktan mı geçiyor? Eğer öyleyse sizler chp'ye oy veren bidon kafalılar mı oluyorsunuz? Ayrıca bilip de görmezden gelmek sizin gibi aydın, nezih, elit insanlara hiç yakışıyor mu ? Rejim karşıtı eylemler diyerek iskilipli'yi, şeyh sait'i asan, menemeni yakan cumhuriyete 10. yıl marşları eşliğinde tempo tutan sizler dersim'de 3 maymunu oynarken nasıl da güzel Atatürkçü oluyorsunuz! Sahi siz Atatürk hakkında 1881-193∞ dışında ne biliyorsunuz?


13 Kasım 2011 Pazar

Melody Gardot


İlk başta ismi çok hoşuma gitmişti. Daha hikayesini dinlemeden herhalde annesi ya da babası müzik ile ilgilenmesini istemiş ve sonunda olmuş diye düşünmüştüm. Fakat Melody’ nin ki onun müziğinin kalbinde. Ona 19 yaşındayken bir araba çarpmış. İyileşme sürecinde Hastanede kaldığı sıralarda müzikle terapi görmüş ve hatta bazı kayıtlar yapıp yayınlamış. Philadelphialı  Jazz solisti Melody Gardot  2005 yılında Some Lessons albümü, 2008 de Worrisome Heart  ve 2009 yılında My One and Only Thrill albümü ile  kendini iyice müzik dünyasında yer edinmiş. 

O günler için bir de şöyle  açıklaması var Melody' nin  :

‘’Müzik terapi benim hayatımın bir parçası.Ve benim iyileşmem deki önemi çok büyük. Umarım bir gün başkaları için de benim yaptığım gibi (tedaviyi kastediyor) bir yer yaratabilirim. O ana dek tecrübelerimi ve düşüncelerimi paylaşacağım. Lütfen Bana sorularınızı gönderin. Sorularınızı  elimden geldiği kadar cevaplamaktan mutlu olacağım. Ve siz de tecrübelerinizi özgürce bana gönderebilirsiniz. Başkalarına yardım etmek için bir tartışma ya da forum açabiliriz.’’

Hayatını değiştiren kazadan enerjik ve farklı bir melodili bir kelebek çıkmış. Müziğini dinlediğinizde zaten o etkiyi hissediyorsunuz. Ruhunuzu okşayan sizi başka başka yerlere götürüyor.Terapi gibi... 
İşte müzik ruhun gıdası dedikleri böyle bir şey olmalı :)) 

10 Kasım 2011 Perşembe

9 Kasım 2011 Çarşamba

Bir Gün



Dexter ve Emma’nın ilk tanıştıkları yer 1988 yılındaki mezuniyet balosu ile başlar her şey ve her yıl 15 Temmuz’da Em ve Dex’in hayatlarından kesitlerle geçer kitap ve film… Birbirine oldukça zıt iki insan ama yıllarca kopamayan bir arkadaşlık belki de aşk?

Önce kitabını okudum ardından sinemada filmini izledim. Kitabın o büyüsüne aşık oldum tekrar. Yani kafamda sahneleri kurup kahramanları oynatmak…Uzun bir kitap ve her anlatılan elbette filmde anlatılamaz. Fakat filmi izlerken konunun aslında orada geçen başka alt konuları kafamda dönmesi çok hoşuma gidiyor. Filminde yıllar o kadar hızlı geçiyor ki belki tadını o kadar çıkartamayabilirsiniz. O yüzden kitabını okuyup gitmeniz daha güzel olur yoksa hızla geçen yıllardan bir şey anlamadan film bitmiş olur. Ayrıca kitap 20 yıl iki insan diye anlatır hikâyeyi fakat filmde 2011 de bitiyor hikâye. Ne düşündülerse artık 2 yıl eklerken bilemedim.

Aslında çok değişik bir kitap değil. Hayatınızı asla değiştirmez. Fakat okuduktan sonra kendinizden bir parça bulabilirsiniz. Ben kendi hayatıma bakınca üniversite biteli 2 yıl olmak üzere ve hayat çok hızlı geçiyor. Kitapta anlatılan 20 yıl gibi o günlerde sanki çok uzak değil sanırım diyorsunuz. Bazen sıkıldığım, bazen gülüp, bazen de hüzünlendiğim bir kitap oldu.

Kitabın arkasında yazan ‘’Bütün hayatınızı, aradığınızın tam önünüzde olduğunu fark edemeden yaşayabilirsiniz’’ sözü çekmişti beni bu kitaba. Cevabı var mı derseniz yok sanırım. Hayat sizi öyle bir savurur ki bazen ne önünüzü görürsünüz ne de önünüzde ki sizi görür. Kalbiniz de sizinle savrulur gider…

Kitabın ve senaryonun yazarı David Nicholls. Emma’yı Anne Hathaway ve Dexter’ı Jim Sturgess canladırıyor.

Tatilin son gününde izlenmeye değer bir film ya da okunmaya değer bir kitap olur belki de sizin için...


2 Kasım 2011 Çarşamba

Fırtına...


Hayatımı sarmalarken kocaman oluyor yumağım. Bazen iplerim dolanıyor, bazen üst üste biniyor bir önceki günden farksız… Bazen de rastgele sarılıyor yumağım boşluklardan oluşuyor. Koparıp yeni bir yumak yapsam hayatımı.Ama olmuyor yumağı koparamıyorum. Kendimi kapatıyorum hayata. Geçmişe küfredip önüme bakamıyorum. Fırtınalardan kopan ruhum sıcak bir koy arıyor…