Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Dinle... Yağmuru dinle...


İki usta yüreğinizde kopan fırtınaları yağmurun sakinliğiyle bastırıyorlar sanki...

İçinize çekin kokuyu, her parçanız ile hissedin serinliği...

Elbet bahar gelecek...

16 Mayıs 2012 Çarşamba

23 Adımda Enerjinizi Arttırma Yolları


Aslında aşağıdaki maddelerin çoğunu hepimiz biliyoruz ama uygulamaya geçme aşamasında biraz üşengeç sayılırız. Bahar geldi gevşedi gönlümün yayları yok öyle :)

Haydi o zaman adım adım enerji dolmaya...

Enerjik bir şarkısız da olmaz :) 

1- Cardiff Üniversitesi’ndeki araştırmaya göre her gün 40 gr. buğday, mısır vb. lifleri almalısınız. Çünkü bu tür lifler enerjiyi artırıyor ve stresi azaltıyor.

2- Sabahları çıkarken bir soğuk bir sıcak duş alın. Önce ılık bir suyun altında durun. Ardından suyun sıcaklığıyla oynayın. Ancak başınızı suyun altına sokmamaya dikkat edin. 5- 6 dakika bunu tekrarlarsanız, çıktığınızda kendinizi daha rahatlamış hissedeceksiniz.

3- Yapılan araştırmalara göre her dört kadından birinde demir seviyesinin düşük olduğu belirlenmiş. Bu da yorgunluk ve halsizlik yaratır. Bu yüzden daha fazla demir içeren yeşil sebze, kurutulmuş meyve ve tahıl gevreklerinden bolca tüketmelisiniz.

4- Daha bol balık, tavuk, peynir, fasulye ve yumurta yemelisiniz… Çünkü vücut için gerekli Omega 3 bu besinlerde bulunuyor. Bu hormon da beyindeki mutluluk merkezini harekete geçiriyor.

5- Günde 2 ya da 3 litre su içmelisiniz. Harvard Üniversitesi’nde yapılan araştırmaya göre bu oranlarda su içmek dayanıklılığı artırıyor, stresin azalmasına yardımcı oluyor. Ancak aklınızda bulunsun; fazlası da zararlı.

6- Dik durun. Kambur durmak kasların daha hızlı çalışarak yorulmasına sebep olur. Nefes almanızı zorlaştırır. Dik konumdayken daha rahat nefes alınır, oksijen akciğerlere dolar ve böylece kanın daha rahat dolaşması sağlanır…

7- Yapılan araştırmalara göre en sevdiğiniz müzikleri dinlemek stresi hafifletiyor ve yorgunlukla daha rahat savaşmamızı sağlıyor.

8- Dışarı çıkın. Sabah kalkınca yapacağınız ilk iş dışarı çıkmak olsun. Amerikalı bilim adamları doğal ışığın beyni harekete geçirdiğini ve seratonin salgılamasına yardımcı olduğunu söylüyor. Bu da mutluluğunuzu artıracaktır.

9- Mutlaka gün içerisinde şekerleme yapın… Amerika’daki beyin sağlığı araştırmacılarına göre, 30 dakikalık kısa bir uyku bile insanları performanslarını olumlu etkiliyor.

10- Vücudun asit oranını dengelemeniz gerekir. Gereğinden fazla şekerli yiyecekler ve peynir aside sebep olur ve enerjiyi emer. Bu yüzden sebze ve meyve salatalarını bolca tüketin.
11- Doktorlar sizi mutlu eden şeyleri hatırlamanız için sizi mutlu eden şeyleri bir deftere yazmanızı öneriyor. Bunları okudukça sizi neyin mutlu ettiğini daha iyi bulabilirsiniz.

12- Düzenli yemek yiyin. Yemekler arasındaki uzun aralıklar şekerin düşmesine, dolayısıyla enerjinizin azalmasına neden olur. Günde üç kez mutlaka yemek yiyin.

13- Kaslarınızı hissederek enerji sağlayın. Mesela iki elinizi göğüs hizasında birleştirin ve birbirine doğru itin. Ardından başınızın üstüne kaldırın ve bunu 5- 10 defa tekrarlayın.

14- Güne iyi bir kahvaltıyla başlayın. Süt, 150 gr yoğurt, 1 muz, tereyağ, bal, fındık ve cevizi karıştırıp yiyebilirsiniz.

15- Nefes alıp vermenin önemini mutlaka kavrayın. Derin nefes alıp vermek, nefes yolunuzu açacak ve daha çok enerji almanızı sağlayacaktır. Her saat üç ya da dört kere derin nefes alıp verin.

16- Cep telefonunuzu kapatın. Bırakın günün birkaç saatinde kimse size ulaşamasın. Gerekli oluğunda iş ve aileniz için kullanın.

17- Düzenli olun. Dağınıklık sizi strese sokacaktır. Gereksiz yere panik yaparsanız, bu stresle işleriniz yolunda gitmeyecektir. Bu kaosu yaşayıp stresinizi artırmayın…

18- Adımlarınızı artırın. Daha fazla yürüyüş yapın, bol bol merdiven çıkın. Olabildiğince hareketli olmaya özen gösterirseniz, kanın hızlı hareket etmesini, kaslara ve organlara giden oksijenin artmasını sağlarsınız. Bu da sizi rahatlatacaktır.

19-  Magnezyum almaya dikkat edin. Sebzelerde, fındıkta ve tahıllı ekmeklerde bulunan bu vitamin size zindelik kazandıracaktır.

20- Yiyeceklerdeki enerjinin hızlı emilimini sağlayan Co- enzim Q10, vücudun ürettiği bir antioksidandır. Bu enzimin oluşmasını sağlayan yiyeceklere de brokoli, kahverengi şeker, kepekli ürünler, soya ve fındıktır.

21- Çok kafein ve alkol uykuyu engeller ve enerji veren B vitaminini emer. Haftada birkaç kez 1 ya da 2 kadeh şarabı geçmemeye, çay ve kahve tüketimini en aza indirmeye özen gösterin.
22- Bilgisayarla çalışırken mutlaka aralar verin. Japon araştırmacılar, bilgisayar önünde çok oturan insanların endişeli olma halinin arttığını, gözlerde problem yaşandığını ve beden ağrılarının çoğaldığını söylüyor.

23- Ve son olarak beyinsel anlamda rahatlamak ve yenilenmek için kendinize 20 dakika ayırın ve şunları yapmaya çalışın…

- Ilık sessiz bir yerde oturun ya da uzanın. Üzerinizde rahat kıyafetleriniz olsun ve gözlerinizi kapatın.
- Nefes alışverişinize odaklanın ve nefesinizin rahat olmasını sağlayın.
 - Kendinizi nehir kenarında, yeşil çimenlerin üzerinde düşünün. Güneş parlıyor, kuşlar cıvıldıyor ve siz suyun akışını duyuyorsunuz.
- Suyun içinde ayağa kalkıyor, yüzünüzü güneşe dönüyorsunuz. Güneşin sizi enerjiyle doldurduğunu hissediyorsunuz. Derin bir nefes alıp, bu enerjinin içinize işlemesini sağlıyorsunuz.
 - Vücudunuzun ve düşüncelerinizin pozitife dönüştüğünü hissettiğinizde yavaşça gözlerinizi açıyorsunuz.
  
Maddeler bahane enerji mutluluk sizin içinizde. Önemli olanda bu zaten. 

Ne demişti Sertab Erener,

‘’Ne kadar anlamlı yaşarsan kendini sonsuza katlar ‘’  


9 Mayıs 2012 Çarşamba

Seyfi Teoman...



Hayat bazıları için erken biter…


Gencecik, hiç beklenmeyenler daha acıtır sanki…

Seyfi Teoman 1977’de dünyaya geldiğinde hayatının nasıl akıp gideceğinden habersizdi hepimiz gibi.

Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü öğrencisiyken aklında hep sinema varmış. Okulu bitirince Polonya Ulusal Sinema Okulu Lodz’da film yönetmenliği eğitimi aldı.  Teoman'ın 2004'te çektiği kısa filmi "Apartman", ulusal ve uluslararası pek çok festivalde gösterilerek, ödüle değer görüldü. Seyfi Teoman'ın ilk uzun metraj filmi "Tatil Kitabı", 58. Berlin Film Festivali'ne kabul edilen tek Türkiye yapımı film oldu. Teoman'ın 2008'de Berlin Film Festivali'nin forum bölümünde dünya galası yapılan filmi, Türkiye'de ulusal yarışma bölümünde yer aldığı 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde "En İyi Film" ve "FIPRESCI" ödüllerini kazandı. Seyfi Teoman, "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" adlı filmle Berlin Film Festivali'nin yarışma bölümüne katılmıştı. 

Üst satırdaki bilgiler hemen hemen bütün sitelerde kısaca hayatı gibi geçti gitti. Peki, koca eğitim, emek, çaba iki satıra sığar mı? Gelecek vaat ettiği aldığı ödüllerden belli. Merdivenleri nasıl da hızlı çıkıyor. Belki de ülkemizin adını farklı bir şekilde dünyaya duyuracaktı.  Bunlar için bile teşekkürler. İnşallah yolunla başka gençlere ışık olursun. Ülkemizin böyle insanlara ihtiyacı var.

Gidenin ardından kelimeler kifayetsiz kalır. Onun adını duyurabilmek için kendimce görevimi yerine getirdim sanırım.

Allah ailesine ve yakınlarına sabır versin.

Mekanın cennet olsun büyük insan…

25 Nisan 2012 Çarşamba

Bırakın İçinizdeki Balonları...


‎''Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük ama olamayacağız... Hepimiz heba oluyoruz... Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş... Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz... Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz... Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız... Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık... Bizim savaşımız ruhani savaş... Ve bunalımımız kendi hayatlarımız...

"Chuck Palahniuk"


Yukarıda ki sözü okuduğumda beni çok etkiledi. Etrafımıza baktığımda herkes de bir mutsuzluk bezginlik. Şükretmeyi unuttuk. Elimizdekilerin kıymetini bilmiyoruz. En önemlisi sadece kendimiz için yaşamayı unuttuk.Şu Çılgın Türkler'i okuyorum da biz yaşadığımız anın kıymetini gerçekten bilmiyoruz.


Havalar ısındı buralarda, kuşların cıvıltıları var şu an kulaklarımda. Bırakın hayat zaten akıp gidiyor. Belki kötü bir şey gibi gelebilir size ama biraz bencilleşmeyi öğrenin. O zaman sadece kendinizin mutluluğunu düşünüp mutlu olmayı öğrenebiliriz. Ve  hayattan tat almayı öğrenelim artık. 


Og Mandino'nun ''Dünyadaki En Büyük Satıcı'' iş kitabı olmasına rağmen kişisel gelişim olarak da insana faydası bulunan bir kitap. Okumanızı tavsiye ederim. Bir hedefe ulaşmak için bazı bedeller ödememiz gerektiğini bize çok güzel gösteriyor. Adından da anlaşılacağı gibi en büyük olamamız için içimizde bekleyen bir kıvılcım var. Çabalarsanız o kıvılcımı büyüte bilirsiniz. Hikaye şekilde ve küçük bir kitap. Tam baş ucu kitabı. Kitaba belki Hıncal Uluç'un 9 numaralı parşömen tarzı yazılarından hatırlayabilirsiniz. 

1. İlke: Bu gün yeni bir hayata başlayacağım.

Başarısızlık, ne olursa olsun, insanın hayattaki amaçlarına ulaşamamasıdır. Gerçekte başarısız olanlar ile başarılı olanlar arasındaki tek fark alışkanlıklarının farklı olmasıdır. Her türlü başarının anahtarı alışkanlıktır. Kötü alışkanlıklar, başarısızlığa açılan kilitsiz bir kapıdır. Bu gün yeni bir hayata başlayacağım, güzel alışkanlıklar edineceğim ve onların kölesi olacağım. Eylemlerimi iştah, tutku, önyargı, açgözlülük, sevgi, korku, çevre alışkanlık yönlendiriyor. Bu hükümdarların en zorbası ise alışkanlıktır. O zaman iyi alışkanlıkların kölesi olmalıyım.

Her gün zihnimde tekrar edeceğim. Her gün bunları tekrar edersem, bunlar benim aktif düşüncemin bir parçası haline gelecektir. Her eylem tekrarla kolaylaşır. Bu şekilde yeni ve iyi bir alışkanlık doğar. Eğer bir davranış sürekli tekrarla kolaylaşırsa bir zevk haline gelir. Bunu sık sık tekrarlarsam, bir alışkanlık haline gelecektir.

2. İlke: Güç bir kalkanı delebilir. Ama insanların kalbini yalnızca sevginin görünmez gücü açabilir. Düşmanlarımı öveceğim ve onlar dostlarım olacak; dostlarımı yüreklendireceğim ve onlar kardeşlerim olacak. Her zaman övgü nedenlerini araştıracağım. Hiçbir zaman dedikodu, karalama yapmayacağım.

3. İlke: Başarana kadar sebat edeceğim. Sebatla tekrar edilen küçük çabalar, her girişimi tamamlayabilir. Nefes aldığım sürece ısrar edeceğim.

4. İlke: Ben kâinatın en büyük mucizesiyim. Başkalarını taklit etmek için boş çabalarda artık bulunmayacağım. Tersine eşsizliğimi pazaryerinde ortaya koyacağım. Zaman akmaya başladığından bu yana aklımın, kalbimin, gözlerimin, kulaklarımın, saçlarımın bir başka eşi yoktur. Daha önce benim gibi bir başka kişi doğmadı.

5. İlke: Bugünü, son günümmüş gibi yaşayacağım. Bana bahşedilen bu son değerli günde ne yapmalıyım? Dünü unuturken, yarını da düşünmeyeceğim. Şimdi’yi niçin belki’ye feda edeyim? Bugünün yolunda yürürken yarının işlerini yapabilir miyim? Sahip olduğum her şey bugündür ve bu saatler şu an sonsuzdur. Yalnızca bir hayatım var ve hayat bir zaman ölçüsünden başka bir şey değildir. Eğer birini harcarsam, ötekini yok etmiş olurum.

6. İlke: Bugün duygularımın efendisi olacağım. Daima akıl, duyguların önünde olacak, duygulara hakim olacak. Duygular aklın kontrolünde olacak.

Eğer ruh halim uygun değilse, o günüm başarısız olacaktır. Eğer müşterilerime neşe, heves, aydınlık götürürsem, onlar da neşe, heves, aydınlık ve gülümsemeyle davranırlar. Düşüncelerin davranışlarına hükmetmesine izin veren zayıftır; davranışların düşüncelerini denetlemesini sağlayan ise güçlüdür. Kendimi önemsiz görüyorsam, hedeflerimi düşüneceğim. Kendime aşırı güveniyorsam başarısızlıklarımı anımsayacağım.

7. İlke: Dünyaya güleceğim. Kendisini çok ciddiye alan bir insan kadar gülünç bir şey yoktur. Ne zaman keyfim kaçacak olsa, alışkanlık haline gelinceye kadar bunu tekrar edeceğim. “Bu da geçer.” Çünkü dünyevi olan her şey gelip geçicidir. Yüreğim daraldığı zaman, bunun da geçeceğini düşünerek teselli olacağım. Eğer her şey geçici ise, niçin bu gün için endişe duyayım ki? Mutlu olmak için gayret göstermeyeceğim, bunun yerine kederli olmayacak kadar meşgul olacağım. Her gün, yalnızca gülerek başkalarını güldürdüğüm zaman, zafer olacaktır.

8. İlke: Bu gün değerimi yüze katlayacağım. Günle, haftayla, ayla, yılla ve hayatımla ilgili hedefler koyacağım. Hedefler koyarken geçmişteki en iyi icraatımı dikkate alacak ve bunu yüzle çarpacağım.

9. İlke: Düşlerim değersiz, planlarım yanıltıcı, hedeflerim imkansızdır. Eylem ile tamamlanmadıkça, tümünün hiçbir değeri yoktur. Başarımı besleyecek ve sulayacak olan şey, eylemdir. Şimdi harekete geçeceğim. Başarı beklemez. Eğer ertelersem, başkasıyla nişanlanır ve onu ebediyen kaybederim.

10. İlke: Büyük bir felaket ya da keder anında Allah’ına sığınmayacak kadar imanı zayıf olan var mıdır? Haykırışlarımız bir çeşit dua değil midir? Aradığım yol gösterme gerçekleşebilir ya da gerçekleşmeyebilir. Ama her ikisi de bir cevap değil midir? Bir çocuk babasından ekmek ister ve ekmek yoksa baba çocuğa cevap vermiş sayılmaz mı?”



Yukarıdaki ilkeler aslında hepimizin bildiği ama uygulayamadığı şeyler. O zaman 1.  ilkeyle başlayalım . ''Bu gün yeni bir hayata başlayacağım '' diyin kendinizle ve hayatla oyun oynayın. Hayata kocaman gülümseyin. 


Mutlu ve çok güzel günlere...

21 Mart 2012 Çarşamba

Hayat Altın Tepsiyle Önünüze Sunulmaz...

Doğan Can Gündoğdu ile NTV ‘de Ahmet Arpat ile Gece Bülten’inde karşılaştım. Bloga koymak videosunu aramıştım programı izleyince ama bulamamıştım, sonra da unutmuşum. Bugün kendinigeliştir.com ‘ da ki yazıda okuyunca hatırladım tekrar.

Doğan Can Gündoğdu ödevi için Christopher Nolan’ın 27 Temmuz 2012′de gösterime girecek filmi Dark KnightRises’a çektiği fragmanını anlatıyordu programda. Doğan Can Gündoğdu Bahçeşehir Üniversitesi İletişim bölümü 3. sınıf öğrencisi. Evinin mutfağında çok az bir bütçeyle ve ödevinin teslimine 3 gün kala fragmanı hazırlıyor. Daha sonra da internette yüklediği fragman yapımcılarında dikkatini çekiyor. Daha okul bitmeden yurt dışından onlarca teklif sunulmaktaymış. Bence ülkemizi temsil edecek çok genç bir yetenek.



Hayatın ne getirip ne götüreceği bazen sizin ellerinizdedir. Okuduğunuz okullar, tanıdığınız insanlar sizin için sadece bir araç olarak yer alır hayatınızda ve inşa ettiğiniz hayatınızda her karşınıza çıkan inşaatınızın bir tuğlasını oluşturur.

İnsanlar istediğinde çabaladığında her şeyi başarabilir. İşimizden şikayet ederek, patronumuza kızarak ya da arkadaşlarımıza hayıflanarak zamanınızı kaybetmeyin. Zamanında bazı şeyleri kaçırmışta olsak hiçbir şey için geç değil. Yeter ki içinizdeki enerjiyi gücü kaybetmeyin. Her zaman gülümseyerek içinizdekileri ortaya çıkarın.

3 Şubat 2012 Cuma

Öğrendim ki...

Hayat akıp giderken her gün, her an yeni şeyler öğrenerek geçiyor hayat...

Özdemir Asaf'ın güzel yazısını okuduğumda içimde bir burukluk hissettim. Yaş yavaş yavaş otuza yaklaşırken farklı telaşlar, farklı hayaller kapladı hayatımızı. Fakat her yaşın bir güzelliğini de yaşıyorsun. Yetişkinliğin tadını gençliğin deli doluluğuyla birleştiriyorsun...

Gün geçtikçe ailemin sıcaklığını yanımda daha çok hissetmek istiyorum. Öğrenmenin yanında paylaşarak artan şeylerinin tadını daha çok hissetmek istiyorum. Ve hayatımı dolu dolu yaşamak istiyorum...

İşte o güzel yazı...

Neler Ogrendim;

YAŞ 5 Anne ve babamın birbirlerine bağırmalarının beni ne kadar korkuttuğunu öğrendim.
YAŞ 7 Meşrubat içerken gülersem içtiğimin burnumdan geleceğini öğrendim.
YAŞ 12 Bir şeyin değerini anlamanın en iyi yolunun bir süre ondan yoksun kalmak olduğunu öğrendim.
YAŞ 13 Annemle babamın elele tutusmalarının ve öpüşmelerinin beni daima mutlu ettiğini öğrendim.
YAŞ 15 Bazan hayvanların kalbimi insanlardan... daha fazla ısıttığını öğrendim.
YAŞ 18 İlk gençlik yıllarımın keder, şaşkınlık, ıstırap ve aşktan ibaret olduğunu öğrendim.
YAŞ 24 Aşkın kalbimi kırabileceğini ama buna değer olduğunu öğrendim.
YAŞ 33 Bir arkadaşı kaybetmenin en kestirme yolunun ona ödünç para vermek olduğunu öğrendim.
YAŞ 36 Önemli olanın başkalarının benim için ne düşündükleri değil benim kendi hakkımda ne düşündüğüm olduğunu öğrendim.
YAŞ 38 Eşimin beni hala sevdiğini, tabakta iki elma kaldığında küçüğünü almasından anlayabileceğimi öğrendim.
YAŞ 41 Bir insanın kendine olan güveninin, başarısını büyük oranda belirlediğini öğrendim.
YAŞ 44 Annemin beni görmekten her seferinde sonsuz mutluluk duyduğunu öğrendim..
YAŞ 46 Yalnızca minik bir kart göndererek bile birinin gönlünü aydınlatabileceğimi öğrendim.
YAŞ 49 Herhangi bir işi yaptığımdan daha iyi yapmaya çalıştığımda, o işin yaratıcılığa dönüştüğünü öğrendim.
YAŞ 50 Sevgi, evde üretilmemişse, başka yerde öğrenmenin çok güç olabileceğini öğrendim.
YAŞ 53 İnsanların bana, izin verdiğim biçimde davrandıklarını öğrendim.
YAŞ 55 Küçük kararları aklımla, büyük kararları ise kalbimle almam gerektiğini öğrendim.
YAŞ 64 Mutluluğun parfüm gibi olduğunu, kendime bulaştırmadan başkalarına veremeyeceğimi öğrendim.
YAŞ 70 İyi kalpli ve sevecen olmanın, mükemmel olmaktan daha iyi olduğunu öğrendim.
YAŞ 82 Sancılar içinde kıvransam bile başkalarına basağrısı olmamam gerektiğini öğrendim.
YAŞ 90 Kiminle evleneceğin kararının hayatta verilen en önemli karar olduğunu öğrendim.
YAŞ 95 Öğrenmem gereken daha pek çok şeyler olduğunu öğrendim.

Özdemir Asaf


13 Kasım 2011 Pazar

Melody Gardot


İlk başta ismi çok hoşuma gitmişti. Daha hikayesini dinlemeden herhalde annesi ya da babası müzik ile ilgilenmesini istemiş ve sonunda olmuş diye düşünmüştüm. Fakat Melody’ nin ki onun müziğinin kalbinde. Ona 19 yaşındayken bir araba çarpmış. İyileşme sürecinde Hastanede kaldığı sıralarda müzikle terapi görmüş ve hatta bazı kayıtlar yapıp yayınlamış. Philadelphialı  Jazz solisti Melody Gardot  2005 yılında Some Lessons albümü, 2008 de Worrisome Heart  ve 2009 yılında My One and Only Thrill albümü ile  kendini iyice müzik dünyasında yer edinmiş. 

O günler için bir de şöyle  açıklaması var Melody' nin  :

‘’Müzik terapi benim hayatımın bir parçası.Ve benim iyileşmem deki önemi çok büyük. Umarım bir gün başkaları için de benim yaptığım gibi (tedaviyi kastediyor) bir yer yaratabilirim. O ana dek tecrübelerimi ve düşüncelerimi paylaşacağım. Lütfen Bana sorularınızı gönderin. Sorularınızı  elimden geldiği kadar cevaplamaktan mutlu olacağım. Ve siz de tecrübelerinizi özgürce bana gönderebilirsiniz. Başkalarına yardım etmek için bir tartışma ya da forum açabiliriz.’’

Hayatını değiştiren kazadan enerjik ve farklı bir melodili bir kelebek çıkmış. Müziğini dinlediğinizde zaten o etkiyi hissediyorsunuz. Ruhunuzu okşayan sizi başka başka yerlere götürüyor.Terapi gibi... 
İşte müzik ruhun gıdası dedikleri böyle bir şey olmalı :)) 

9 Kasım 2011 Çarşamba

Bir Gün



Dexter ve Emma’nın ilk tanıştıkları yer 1988 yılındaki mezuniyet balosu ile başlar her şey ve her yıl 15 Temmuz’da Em ve Dex’in hayatlarından kesitlerle geçer kitap ve film… Birbirine oldukça zıt iki insan ama yıllarca kopamayan bir arkadaşlık belki de aşk?

Önce kitabını okudum ardından sinemada filmini izledim. Kitabın o büyüsüne aşık oldum tekrar. Yani kafamda sahneleri kurup kahramanları oynatmak…Uzun bir kitap ve her anlatılan elbette filmde anlatılamaz. Fakat filmi izlerken konunun aslında orada geçen başka alt konuları kafamda dönmesi çok hoşuma gidiyor. Filminde yıllar o kadar hızlı geçiyor ki belki tadını o kadar çıkartamayabilirsiniz. O yüzden kitabını okuyup gitmeniz daha güzel olur yoksa hızla geçen yıllardan bir şey anlamadan film bitmiş olur. Ayrıca kitap 20 yıl iki insan diye anlatır hikâyeyi fakat filmde 2011 de bitiyor hikâye. Ne düşündülerse artık 2 yıl eklerken bilemedim.

Aslında çok değişik bir kitap değil. Hayatınızı asla değiştirmez. Fakat okuduktan sonra kendinizden bir parça bulabilirsiniz. Ben kendi hayatıma bakınca üniversite biteli 2 yıl olmak üzere ve hayat çok hızlı geçiyor. Kitapta anlatılan 20 yıl gibi o günlerde sanki çok uzak değil sanırım diyorsunuz. Bazen sıkıldığım, bazen gülüp, bazen de hüzünlendiğim bir kitap oldu.

Kitabın arkasında yazan ‘’Bütün hayatınızı, aradığınızın tam önünüzde olduğunu fark edemeden yaşayabilirsiniz’’ sözü çekmişti beni bu kitaba. Cevabı var mı derseniz yok sanırım. Hayat sizi öyle bir savurur ki bazen ne önünüzü görürsünüz ne de önünüzde ki sizi görür. Kalbiniz de sizinle savrulur gider…

Kitabın ve senaryonun yazarı David Nicholls. Emma’yı Anne Hathaway ve Dexter’ı Jim Sturgess canladırıyor.

Tatilin son gününde izlenmeye değer bir film ya da okunmaya değer bir kitap olur belki de sizin için...


2 Kasım 2011 Çarşamba

Fırtına...


Hayatımı sarmalarken kocaman oluyor yumağım. Bazen iplerim dolanıyor, bazen üst üste biniyor bir önceki günden farksız… Bazen de rastgele sarılıyor yumağım boşluklardan oluşuyor. Koparıp yeni bir yumak yapsam hayatımı.Ama olmuyor yumağı koparamıyorum. Kendimi kapatıyorum hayata. Geçmişe küfredip önüme bakamıyorum. Fırtınalardan kopan ruhum sıcak bir koy arıyor…

8 Ekim 2011 Cumartesi

'Huzur'suz Sonbahar, Özcan Alper ve Tanpınar

Yumuşayan ışıkla uysallaşan gökyüzünün akşamüstleri bakır rengine döndüğü kızıl bir mevsimin başlangıcındayız. Mahcup güneş, ürperen boğazda, tenhalaşan kır kahvelerinde, loş cami avlularında, solgun tabiatta, telaşlı insanların koşturduğu kalabalık caddelerde, cilveli seslerin uğuldadığı renkli çiçek pazarlarında, gümüşi pullarıyla parıldayan balıkların dizildiği ıslak tezgâhlarda kırılarak dolaşmaya başladığında en sevdiğim iklime kavuşmuş olacağım.

Birkaç gün sonra, bütün günahları temizlemeyi seven eylül, hepimizi birazcık daha ağaran saçlarımızdan okşayarak bağışlayacak. Biliyorum, hep öyle yaptı.

Dönüşü olmayan mahmur yaz aylarının masalsı zamanından sıyrılıp zarafetle canlanan bu 'hülyalı' mevsimi hep sevdim ben.

Doğrusu neden ona hüzünlü dediklerini pek anlamam. Bütün iklimlerin prensesi olan sarışın sonbahar serseri kız kardeşim gibiydi bir zamanlar. O yaklaşırken geleceğe dair hayallerim köpürürdü, heyecanlanırdım.

Yılların hoyrat kaybını yılbaşlarında sorgulayanların tersine sonbahar benim için her daim kendisini yenileyen hayatın başlangıcı oldu. Malum, eylülle birlikte şehirler canlanır. Sanıldığının aksine fena halde şımarık olan bu mevsimde insanlar yeni kitaplar, filmler, oyunlar, sergiler hakkında konuşmaktan, farklı işler, arayışlar peşinde koşmaktan, taze ümitlerle beslenmekten hoşlanırlar. Ben de böyleydim.

Bir tatil günü canınızı sıkmak istemem ama artık tam böyle hissetmiyorum.

Bu türden fazla 'şeffaf yazılar yazdığım vakit, hiç değilse söylenen yakınlarımı memnun etmek için daha 'neşeli' bir ruh haliyle yazabilmek isterdim lakin o ben değilim.

Affetsinler. Bu aralar yazma fikrine de pek bayılmıyorum zaten.

Kadın güzelliğinin iki büyük şartı...

Hatırlıyorum, senenin belli zamanlarında okumaktan hoşlandığım yazarlar vardı. Belki İstanbul ve Boğaz hakkında yazdıklarının şefkatli iklimi sonbahara çok yakıştığı için Tanpınar'ın dünyasını hiç bıkmadan kurcalamayı severdim. Özellikle de Huzur'u.

Daha gençken onun 'Lodosa, Sise ve Lüfere Dair' yazısını ima ederek "Hadi balığa, lüfer bayramı başladı" diyerek birbirimize takılırdık. Sonra Boğaz balıkçılarında kıkırdayarak sohbet ederken Ahmet Hamdi Bey'in 'kadın güzelliğine' dair o ironik cümlelerini ezberden şiir okuyan çarpıntılı çocuklar gibi sayıklardık: "Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz'da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısını Nuran'a benzemek; TUrkçeyi onun gibi teganni edercesine konuşmak, karşısındakine onun gözlerinin ısrarıyla bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri yapmak...." Buna benzer 'şifreli' alıntılara, edebiyat sohbetlerine, Boğaz'da genişleyen lacivert j akşamlara yayılan teklifsiz sevdalara, denizin dibine saplanan sarhoş duygulara, puslu bir gelecek tasavvuruna eşlik eden 'ümitli sonbaharlarımız'vardı. Muhtemelen hâlâ vardır ama bir şeyler kırılıp, dağıldı sanki.

Onun ne olduğunu tam bilmiyorum.

Hissettiklerimi biraz da gönülsüzce yazarken anlamaya çalışıyorum bu tuhaf değişikliği...

"Burası da başka türlü bir hapishane..." 



Geçenlerde son yıllarda gördüğüm en hakiki filmlerden birisi olan Sonbahar'ı ikinci kez izlerken hiç beklemediğim bir sahnede durduk yerde ağlayınca ben bile şaşırdım.

Bir siyasi davadan 19 yaşında içeri girip on yıl kaldığı hapishaneden sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilen Yusuf, yuvasına döndüğünde köydeki gençlik arkadaşlarından birisiyle sohbet ediyordu.

"Benim, ne yaşadığım malum. Sen ne yaptın bunca zaman" diye sordu Mikhail'e. "Hiç, üniversiteyi kazanamayınca babamın yanında çalışmaya başladım. Üç beş ay derken on sene geçti gitti a... koyayım" dedi.

O, Yusuf un "Hayattan bizim payımıza da bu düştü diyen" öteki arkadaşının tersine, (I tevekkülle kabullenemeyenlere has o isyankâr, küfürlü diliyle zehrini aniden, en içten haliyle kusuverdi. Sonra ekledi: "Bu da başka türlü bir hapishane işte!" Şimdi haliyle "Ne var bunda" diyebilirsiniz.

Bilmiyorum, arzuladıkları hayata kavuşamayanların o keskin diline filmin kederli atmosferi içinde çıplak bir ruh haliyle yakalanmak beni biraz sarsmıştır belki de.

Filmin esas karakteri YusuPu seyrederken onun gibi 'beklentisizliğiyle', paslı durgunluğuyla 'kaybolmayı' tercih edenleri düşündüm.

Yusuf, Karadeniz'deki ormanların içinde sarp, sisli dağlara tutunarak yaşadığı evinde herkesten gizlediği sonunu bekliyordu. Evin önündeki tahta sedirde annesinin üzerine örttüğü battaniyenin altında uysal bir kedi gibi uzanırken yorgun suskunluğunu kendisinden bile gizledi. Epeydir alışmış olduğu 'tutsaklıktan' etrafındaki sesleri duyamayan Yusuf, sadece tabiatı dinlerken huzura kavuşuyor gibiydi. Sonra bir gün hızla sürdüğü kamyonundan inip içinde biriktirdiği bütün özlemleri, kızgınlığı, hayal kırıklıklarını koca bir dağa doğru haykırdı. Sesler parçalanıp vadinin içindeki nehre parça parça döküldü. Bir ara onun gibi bağırabilsek, hakiki sesimiz dağlarda yankılanıp yüzümüze soğuk rüzgârlar gibi çarpsa, geçer mi bu küflü sıkıntı acaba, diye düşündüm.

Gökyüzünde salınan sahipsiz bir uçurtma gibi...

Yusuf hayatının 'sonbaharında' Rus bir kadını sevdi. Elka, ona "Sen şimdiki zamanda yaşamıyorsun, Rus romanlarından çıkmış gibisin" diyordu. Biraz alaycı ama fevkalade yerinde olan bu tespit, bir insanın hayata nasıl yabancılaşabildiğini gösteren duyduğum en acıtıcı cümlelerden birisiydi.

Belki on sene önce izlesem Özcan Alper'in telaşsız, sahih, hiç aksamayan bir sinema diliyle anlattığı bu şiirsel hikayenin sadece görsel cazibesine ve politik yanına takılır, beklemekten yorulup dünyadan vazgeçmiş bir insanın trajedisini, hayatla vedalaşırken sessizce yok oluşundaki zarafeti hissedemeyebilirdim.

Ama artık bunca yanık kokan tecrübeden sonra o kırılmayı görebiliyorum. Bildiğimiz dünyada geleceğe sırt çevirip, dağların hırçın yalnızlığına sığınarak var olunam iyor.

Gökyüzünde salınan sahipsiz bir uçurtma gibi 'kaybolarak' hayatın nöbetini tutmak da mümkün değil. Diyorum ki, bu aralar kulübesindeki odun sobasının dibinde, televizyondan Çehov'un Vanya Day/'sını izleyen Yusuf gibi ağırlaşan gözlerimi usulca aralasam. İnsanları, hayatı, korkularımı, geçmişi, geleceği unutsam. Rus romanlarında dolaşan Yusuf gibi bir süre sadece oyunun son perdesinde konuşan Sonya'yı dinlesem: "Ne yapabiliriz, yaşamak gerek! Yaşayacağız Vanya Dayı. Çok uzun günler, boğucu akşamlar geçireceğiz.

Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız. Bugün de, yaşlılığımızda da, dinlenmek bilmeden, başkaları için çalışıp didineceğiz. Ecel saati gelip çatınca da uysalca öleceğiz ve orda, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük, çok acı şeyler yaşadık diyeceğiz... Ve Tanrı acıyacak bize ve biz seninle, canım dayıcığım, parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız ve buradaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoşgörüyle gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz. İnanıyorum buna dayıcığım, bütün kalbime, tutkuyla inanıyorum." 



Esra Yalazan


30/08/2009- Taraf

7 Ekim 2011 Cuma

Kalbin Ayak Sesleri


/ilk ritim/ -A-
Ruhunun üst köşesine kuruldu adım ilkin, göğüs çeperinin sol cenahına çöreklendim. Bir pıhtı kandı suretim, et oldum günler sonra iç evinin kapı eşiğine. Umut oldum ses tellerime yüklenen ritimle, ruhunun dibacesine… Sen oldum ilkin, bir pıhtı kandım ey beşer, sol cenahına sürüklendiğim günden beri cesetinin gölgesine talibim! Göğüs kemiklerin yaratıldı beni korusunlar diye, kara lekeler düşürdüğün ciğerlerin hep benim hürmetime… Bense ruhunun hürmetine, “ol” emrine uymuş bir kan pıhtısı sadece… Ruhunun ete bürünmüş hali belki de…
Suretimi mi görmek istersin, sık yumruğunu, aç gözlerini ve gör beni. Hepi topu hayata sıkılmış bir yumruk kadarım işte, öfkenin demlenmiş hali, sevginin yorulmuş adıyım… Hepsini zatıma yüklerler amma ben aslında aklı kendine yetmeyen kör bir çocuğum…
Ol emrine tabii olduğum günden beri, kanar dururum adından gayrisini bilemediğim suretine. Ben sen olmuşken, senin ben olmayışına mersiyeler eskitirim gün be gün. Sağım ve solum, içine çektiğin ve adına nefes dediğin suretin ritimlerini çalarken, ben her atışımda adını sayıklarım.
İlk ritmimle doğumunu müjdelerim seni bekleyen nurdan gözlere, dünya sürgününe vesile olur suretim. Ben olmazsam sen olmazsın ey beşer, durduğum gün adın silinir sürgün ülkesinden! Kimi vakit koca bir kara delik açarım içinde, endişeli gözlerin gözyaşı deminde, büyümekle kapanacak bir yama niyetine dikilir hücrelerim içinin suretinde! Büyürsün, küçülür deliğim. İçinden kan bile sızmayacak bir hal alır senliğim. Yorulursun, sıfat niyetine bir ad takılan suretinle sürüklenir durursun iç ceplerimin içinde. Başını okşar kalbi kalbinden büyük bir beşer. Büyüme çocuk! Der. Büyüme ve görme, kalbinin kararmış yazgısını, aydınlanmış yeniçağların ismine düşen payitahtını… Görmeliydin belki, bunun için atıp durmayacak mıydım sol yanında ben senin, nefesin suretime can olmayacak mıydı hep bu görülesi düşler için? Berzah âleminde bunca cevapsız sorunun diyetini bir evet’le ödememiş miydin sahi? Henüz yaratılmayan dilinle doğrulamamış mıydın dilimle ikrar ettiğin sözcükleri? Çabuk unutuyor insan değil mi? Unuttuklarını anımsatayım diye “kün” denildi suretime, unuttuklarını aklına yollama emri, sol yanında ki saltanatımın bedeli!
Şimdi bir ayn gölgesinde ruhumu şifalama vakti belki, suretimin kıraatini sana bıraktım ey beşer! Ayak seslerimden bil ve tanı diye beni, soluna düşen ayn’ın gölgesinde düş uykusuna daldım. İçinin coğrafyasını adımlamam için derin bir nefes al şimdi.
/İkinci Ritim/ -Ş-
Aldığın nefesten doğruldum ilkin, nemlenen gözlerinin, hüzne batmış sesinin ve boğazına düğümlenen cümle harflerin sebebi olmaya meyilli adım. Zaten içindeki her sancının müsebbibi suret-i divanım. Unuttuğun sözlerin karşına geçtiğinde, başını eğip bakma hiç senliğime. Unutan hep sen, hatırlatan hep bendim! Ayak seslerimi hiç takip etmedin, aklının dikine gitmek hoşuna gidiyordu ey dünyalık sahibim! Kölelik divanına vardığında aklın diz çöktü sol cenahına hep, sen olmadan ben var olmam dedi, varlığım senin hürmetine. Bense senin kulluk borcuna bir gözcü olarak kondum sol yanına. Tekledim zaman zaman Şın ırmağının billur suyunda. Tabipler el vurdu yarama, ayak seslerim önemliydi, bilirdim. Ritimsel bir devinimle dünya sürgününe eşlik edecekti tik tak ritmindeki adımlarım, ben teklersem sen yıkılırdın.
Aklı suretime yenik düşmeyen bir yiğit hiç tanımadım. Kendi teninin huşusuna kapılmayan bir güzel de. Her yaratılan cismani varlığa biraz suretim, biraz adım sinmişti nedense? Beşer olanın sol yanı iç savaşlara yenik düşülmeyecek bir cephe sanıldı, saltanatım iç savaşların sallantısına dayandı da, düş bozgunlarından yenik çıktım. Üzüldüm. Yenildim. Kalp ağrısı dediler adıma. Sancımın adını dillendiremesem de, ah olup dolandım dünyalık sahibimin söz makamına. İkinci ritmim büyütüyordu beşeri, Yaradan’ına tabii olmakla yaratılana köle olmak arası seçimler yapacaktı aklıyla. Beni hesaba katmasa da kurulan düşlere çelme takacağım yerler vardı elbet. İstila edeceğim fikir harpleri sonra. Aklın durduramazdı beni. Aklı suretime yenik düşmeyen bir beşer düşlemedim ben, hesap etmedim karşıma sağlı sollu bir lopun geçeceğini hiç!
Şın ırmağından geçerken, mecazi tüm gerçeklerini suya bıraktım ben. Kızdın belki. İnsan olanın fıtratı öfkeye ayarlı bir saat gibiydi. Aklının yetemediklerine yettiğim vakit sıkıştırdın hep beni. Kalp ağrısı oldum, baş ağrın gibi! Acıya meyilli olsa da mizacım, ağrılı bir yaşamı yeğledim sol cenahında, sarsılsa da tahtım tik tak atarken, acımak yerine ağrımayı seçtim kendime yetmeyen aklımla! Yanıldım, anlık bir acıya boyun eğmektense ömürlük bir ağrıya diş biledim günler boyu. Yanıldım! Acımanın ağrımaktan daha eftal olduğunu çok geç anladım.
Akıl aklı terk ettiğinde ben girerim hep devreye, aklı bana esir düşmüş bir beşeri eli boş göndermedim kapımdan hiçbir yere. Başını eğsin yeter ki benden tarafa, görsün içinde kendinden öte bir ben olduğunu, aklından öte bir sen olduğunu. Konargöçer bir misafirlikte olduğunu anlasın diye sıkışırım sol yanında zaman zaman. Ama aklı aklını terk eyleyen bir beşerin kalbi aklında durur! Duran bir varlığa göz süzmek içime aldığım nicesini unutturur.
Suretimin çeperlerine değen bir Şın damlası, aklının yerinden oynaması ve secde edecek bir girizgâh araması… Sağımdaki ve solumdaki melekler şahittir içime konan her hükme, günahında kabulüm sevabında… Duam odur ki ey beşer, solumdaki yazılanların sağımdaki mizanı geçmesin, solumda ki her harf Şın ırmağının yatağında erisin!
Üçüncü Ritim/-K-
Bir dağ başı yalnızlığı çekiyorum, içindeki rüzgârın uğultusu solunu sarsıyor. Bilmiyorsun. Bilmemeyi yeğliyorsun belki de. Anlamanın en yetkin halini aklınla kavrayacağını
sanıyorsun. Bilmez misin ki benim yoldaş olmadığım bir akıl içi kof bir yemişten ibarettir. Bilmez misin ki yaratılmışlığım boşuna hiç değildir.
Sükûn almaya gelirsin içime, aklın kendine yetmediğinde eğersin başını bendime! Susar dilin, tükenir aklınca kurduğun cümlelerin. İşte o vakit sahne benim! Suretime ol diyenden gayrı derdim yokken, bir ortak sunarsın içime, adına aşk denilen. Başı aklıyla derde düşmüş bir beşer, kalbiyle de dertleşmeliydi öyle ya, içine aşk diye kendinden bir suret nakşetmeliydi. Kaf dağının ardından gelen bir güzel yahut atının eğerine kalbini koymuş bir yiğidi misafir etmeliydim iç odalarımın en güzel kokan yerlerinde. İçime giren çıkmamalıydı hâlbuki… Aklının kıtlığıyla misk-i amber kokan iç odalarımı yolgeçen hanına çevirdin bir vakit! Yandın ve yanıldın. Hep aşkı aradın.
Yaratılış hamurumun mayasına katılmıştı aşk bilirdim. Beni bir pıhtı kandan yaratan ve soluna koyan aşkından da üflemişti suretime. Bilemedin, Kaf dağının ardındaki cevherin peşinde ütopik hülyalarla gezindin. Başını eğip bana bakmak gelmedi belki hiç aklına. Suretimi katık etmediğin aklın, yavan bir ekmek niyetineydi başının üzerinde. Kütlesi hacmiyle orantılı, sıradan bir uzuv olma vasfını taşıyordu bensizken sadece!
Seni sevdim ey dünyalık sahibim! Aşkı kendinde aradığın günden beri çok sevdim seni. Seni aşka götürecek beşerler koydukça içime daha çok sevdim. Beni aklına, aklını bana sürdükçe aşkta kıyama durdum ömrümce suretine. Kaf dağını göremese de dünyalık gözlerin, cennet-i âlâ’da Ayn gölgesinin düştüğü Şın ırmağının kenarında, Kaf dağının ardında içimde tutulan amel defterinle seni beklemekteyim.
Aklın suretimi bulmaya yetmese de, ritmik ayak seslerimi izle; ben aşkın yaratıldığı yerdeyim.
Gülnaz Eliaçık
Ocak-2011
Mâi Dergisi-Sayı/8

6 Ekim 2011 Perşembe

Güncellenmemiş Hayat Bilgisi Dersleri


Dinleyin çocuklar!
Müfredata girmemiş şeyler anlatacağım size. Hazır okullar da açılıyorken bilmeniz gerektiğini düşündüğüm konular...
Milli Eğitim Bakanlığı’ nın tavsiye kararı almadığı, ders kitaplarına girmeyen, öğretmenlerin anlatmadığı konular.
Öncelikle şunu bilin ki hayat dediğimiz, ders kitaplarından öğrenilebilir bir şey değildir. İyi vatandaş olmakla iyi insan olmak arasında, söylenmemiş, üstü örtülmüş bir fark vardır. Uygar ve uysal olmak adına anlatılan şeyler, hayatın derin anlamına nüfuz edemezler. Bu yüzden hayat çoğu zaman gayrı resmi bir yolculuktur. Çok zaman kaçak kalırsın yaşamak kompartımanında.
Sana hayat bilgisi diye yutturulan konular gerçekte seni sıkıştıracakları dar bir elbisedir. Ve asla elbiseyi sana uyduracak değiller bunu unutma.

Sana yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağmurlu bir coğrafyada yaşadığımızı söyleyecekler. Gerçek olan senin mevsimindir oysa. O günün nasıl geçeceğini anlayabilmek için gökyüzüne bakman gerekmez. Dönüp yüreğine bak. Yağmurlar ve güneş yüreğinden süzülür. Gerçek olan yüreğinin mevsimidir, senin mevsimindir. Her sabah uyandığında gözlerinden dünyaya saçılandır mevsim. Güneş senden doğar ve yağmur senin gözlerinden düşer yeryüzüne.
Sana atlaslar, haritalar gösterecekler. Adına sınır dedikleri bazı çizgilerle çevrildiğini göreceksin yaşadığın yerlerin. Bütün bunlar kurmaca. Gerçekte tüm yeryüzü Allah’ındır ve gerçekte yürüyebildiğin kadar senindir tüm coğrafyalar.

Haritalar da gerçeği söylemez. Kuzey Amerika’yı Afrika’dan büyük gösterecekler sana. Doğru değil. Afrika altı milyon kilometrekare daha büyüktür. Avrupa’ya kıta deyip duracaklar. Doğru değil. Asya’nın uzantısından başka bir şey değil Avrupa dedikleri.

Bazı şehirlerin uzakta olduğunu anlatacaklar sana.
Uzaklık ve yakınlık aslı astarı olmayan ölçütlerdir.
Kudüs’ü öğren mesela. Saraybosna’yı, Şam’ı, Bağdat’ı, Mekke’yi, Medine’yi, Hicaz’ı, Caharkale’yi...
Öğren buralarda ne yetişir, insanlar ne yer ne içer, denizleri nasıldır, tarihte neler yaşamışlar, çocukları hangi oyunları oynar, anneler hangi ninnileri söyler, genç kızlar ne işler, erkekler ne işe koşar.
Öğren hangi şarkıları söyler buraların halkları. Neye ağlar, neye gülerler.
Öğren bu şehirler, ne zamandır senden uzakta.
Öğren bu şehirler senden niye uzakta.

Okuduğun yazıların, şiirlerin sonunda yabancı olduğunu söyledikleri kelimeleri sıralayacaklar. Dikkatli oku bu kelimeleri. Bil ki çoğu senindir bu kelimelerin. Bir hayata, bir medeniyete yabancılaşmış insanların, yeryüzüne yabancılaşmış insanların bir kenara bıraktığı kelimelerdir bunlar.
Senin kelimelerin...
Bir hayatı, bir düşünüşü, bir duyumsamayı, bir hayali, bir rüyayı anlatabileceğin kelimeler var bunların içinde. Kendi yabancılaşmalarını gizleyebilmek için bizim kelimelerimizi çalan insanlar göreceksin.

Kitaplara girmemiş adamlar var bir de.
Şiirlerini, öykülerini, romanlarını, piyeslerini müfredatlarda göremeyeceğin iyi ve sıkı adamlar. Gelecek güzel günlerin habercileri...
Onları itinayla okumalısın. Yedi güzel adamı tanıyıp, Hızır’la kırk saatin nasıl geçtiğini öğrenmelisin. Derviş hüneri nasıl olurmuş onlardan öğreneceksin. Bir de kalem kalesini inşa etmeyi...
Okumaya nasıl başlayacağını Kitap’tan öğrenebilirsin ancak.

Yaradan Rabbin adıyla oku!
Böyle okursan varlığının anlamı kalın harflerle yazılır yeryüzünde. Böyle okursan insan olmanın ne demek olduğunu bilirsin.
Böyle okursan anlarsın Hasan ve Hüseyin’in dedesi neden omuzlamış ağır bir yükü...

Tarık Tufan

15 Ağustos 2011 Pazartesi

Aşka Gittim Dönmeyeceğim


Bazen kendim gibi insanlar aradığım hissine kapılıyorum. Saçma sapan bir Türk filminde birden gözyaşları akan bir erkek mesela. Bazen saatlerce yataktan kalkamadan güzel bir rüya görmeye çalışan bir adam. Bir çocuk gibi hayaller kurmanın güzelliğini bilen birileri. Belki de varsınız, sokaklarda birbirimize değerek yürüyoruz, aynı lokantada yemek yiyoruz, aynı mağazadan alışveriş yapıyoruz. Ama bir o kadar da yabancıyız birbirimize, bir o kadar ayrıyız birlikte olabilmekten. Sevmek de böyle değil mi. Aynı olabilme savaşı. İki farklı insanın ruhlarını ve bedenlerini tek yapabilmek kavgası... Aşk bir savaş bence, galip gelmenin mağlup olmaktan geçtiği bir savaş. Sevebilmeye çalışmamız kendi aynımızı bulma derdimiz. Sanki yüzümüzde ancak sevince çıkan maskelerimiz var. Her sevmemizde bir maskeyi kaldırıyoruz karşımızdakinden. Altında kendi yüzümüzün olmasını umarak. Bir süre sonra o maskenin bizim yüzümüzü kapatmadığını görüyoruz, aşk bitiyor, çünkü yeni bir maskenin peşine düşmemiz gerektiğini biliyoruz. Ben bunu sende öğrendim, maskelerin altına bakmamız gerektiğini sen öğrettin bana. Tabi ki sonundaki büyük hayal kırıklığını da sende yaşadım. Sen de benim maskemin altındakini merak etmiştin, bunu kendine itiraf etmek zor olsa da ben sensiz geçen nice günlerden sonra bunu artık delikanlı gibi söyleyebiliyorum kendime.

Daha önce hiç okumadığım bir kitap ile ilgili yazı yazmamıştım fakat kitabın arka kitap yazısı beni vurdu. En yakın zaman da gel beni oku diyor. Okuduktan sonra beğenirsem kitap ile ilgili yorumları paylaşırım .

Çok yorgun bir günün sonun da aklımda olan şeyleri yazacak halim kalmadı artık başka sefere :)