19 Mayıs 2012 Cumartesi
Dinle... Yağmuru dinle...
İki usta yüreğinizde kopan fırtınaları yağmurun sakinliğiyle bastırıyorlar sanki...
İçinize çekin kokuyu, her parçanız ile hissedin serinliği...
Elbet bahar gelecek...
16 Mayıs 2012 Çarşamba
23 Adımda Enerjinizi Arttırma Yolları

9 Mayıs 2012 Çarşamba
Seyfi Teoman...
Hayat bazıları için erken biter…
25 Nisan 2012 Çarşamba
Bırakın İçinizdeki Balonları...
"Chuck Palahniuk"
Havalar ısındı buralarda, kuşların cıvıltıları var şu an kulaklarımda. Bırakın hayat zaten akıp gidiyor. Belki kötü bir şey gibi gelebilir size ama biraz bencilleşmeyi öğrenin. O zaman sadece kendinizin mutluluğunu düşünüp mutlu olmayı öğrenebiliriz. Ve hayattan tat almayı öğrenelim artık.
Og Mandino'nun ''Dünyadaki En Büyük Satıcı'' iş kitabı olmasına rağmen kişisel gelişim olarak da insana faydası bulunan bir kitap. Okumanızı tavsiye ederim. Bir hedefe ulaşmak için bazı bedeller ödememiz gerektiğini bize çok güzel gösteriyor. Adından da anlaşılacağı gibi en büyük olamamız için içimizde bekleyen bir kıvılcım var. Çabalarsanız o kıvılcımı büyüte bilirsiniz. Hikaye şekilde ve küçük bir kitap. Tam baş ucu kitabı. Kitaba belki Hıncal Uluç'un 9 numaralı parşömen tarzı yazılarından hatırlayabilirsiniz.
Başarısızlık, ne olursa olsun, insanın hayattaki amaçlarına ulaşamamasıdır. Gerçekte başarısız olanlar ile başarılı olanlar arasındaki tek fark alışkanlıklarının farklı olmasıdır. Her türlü başarının anahtarı alışkanlıktır. Kötü alışkanlıklar, başarısızlığa açılan kilitsiz bir kapıdır. Bu gün yeni bir hayata başlayacağım, güzel alışkanlıklar edineceğim ve onların kölesi olacağım. Eylemlerimi iştah, tutku, önyargı, açgözlülük, sevgi, korku, çevre alışkanlık yönlendiriyor. Bu hükümdarların en zorbası ise alışkanlıktır. O zaman iyi alışkanlıkların kölesi olmalıyım.
Her gün zihnimde tekrar edeceğim. Her gün bunları tekrar edersem, bunlar benim aktif düşüncemin bir parçası haline gelecektir. Her eylem tekrarla kolaylaşır. Bu şekilde yeni ve iyi bir alışkanlık doğar. Eğer bir davranış sürekli tekrarla kolaylaşırsa bir zevk haline gelir. Bunu sık sık tekrarlarsam, bir alışkanlık haline gelecektir.
2. İlke: Güç bir kalkanı delebilir. Ama insanların kalbini yalnızca sevginin görünmez gücü açabilir. Düşmanlarımı öveceğim ve onlar dostlarım olacak; dostlarımı yüreklendireceğim ve onlar kardeşlerim olacak. Her zaman övgü nedenlerini araştıracağım. Hiçbir zaman dedikodu, karalama yapmayacağım.
3. İlke: Başarana kadar sebat edeceğim. Sebatla tekrar edilen küçük çabalar, her girişimi tamamlayabilir. Nefes aldığım sürece ısrar edeceğim.
4. İlke: Ben kâinatın en büyük mucizesiyim. Başkalarını taklit etmek için boş çabalarda artık bulunmayacağım. Tersine eşsizliğimi pazaryerinde ortaya koyacağım. Zaman akmaya başladığından bu yana aklımın, kalbimin, gözlerimin, kulaklarımın, saçlarımın bir başka eşi yoktur. Daha önce benim gibi bir başka kişi doğmadı.
5. İlke: Bugünü, son günümmüş gibi yaşayacağım. Bana bahşedilen bu son değerli günde ne yapmalıyım? Dünü unuturken, yarını da düşünmeyeceğim. Şimdi’yi niçin belki’ye feda edeyim? Bugünün yolunda yürürken yarının işlerini yapabilir miyim? Sahip olduğum her şey bugündür ve bu saatler şu an sonsuzdur. Yalnızca bir hayatım var ve hayat bir zaman ölçüsünden başka bir şey değildir. Eğer birini harcarsam, ötekini yok etmiş olurum.
6. İlke: Bugün duygularımın efendisi olacağım. Daima akıl, duyguların önünde olacak, duygulara hakim olacak. Duygular aklın kontrolünde olacak.
Eğer ruh halim uygun değilse, o günüm başarısız olacaktır. Eğer müşterilerime neşe, heves, aydınlık götürürsem, onlar da neşe, heves, aydınlık ve gülümsemeyle davranırlar. Düşüncelerin davranışlarına hükmetmesine izin veren zayıftır; davranışların düşüncelerini denetlemesini sağlayan ise güçlüdür. Kendimi önemsiz görüyorsam, hedeflerimi düşüneceğim. Kendime aşırı güveniyorsam başarısızlıklarımı anımsayacağım.
7. İlke: Dünyaya güleceğim. Kendisini çok ciddiye alan bir insan kadar gülünç bir şey yoktur. Ne zaman keyfim kaçacak olsa, alışkanlık haline gelinceye kadar bunu tekrar edeceğim. “Bu da geçer.” Çünkü dünyevi olan her şey gelip geçicidir. Yüreğim daraldığı zaman, bunun da geçeceğini düşünerek teselli olacağım. Eğer her şey geçici ise, niçin bu gün için endişe duyayım ki? Mutlu olmak için gayret göstermeyeceğim, bunun yerine kederli olmayacak kadar meşgul olacağım. Her gün, yalnızca gülerek başkalarını güldürdüğüm zaman, zafer olacaktır.
8. İlke: Bu gün değerimi yüze katlayacağım. Günle, haftayla, ayla, yılla ve hayatımla ilgili hedefler koyacağım. Hedefler koyarken geçmişteki en iyi icraatımı dikkate alacak ve bunu yüzle çarpacağım.
9. İlke: Düşlerim değersiz, planlarım yanıltıcı, hedeflerim imkansızdır. Eylem ile tamamlanmadıkça, tümünün hiçbir değeri yoktur. Başarımı besleyecek ve sulayacak olan şey, eylemdir. Şimdi harekete geçeceğim. Başarı beklemez. Eğer ertelersem, başkasıyla nişanlanır ve onu ebediyen kaybederim.
10. İlke: Büyük bir felaket ya da keder anında Allah’ına sığınmayacak kadar imanı zayıf olan var mıdır? Haykırışlarımız bir çeşit dua değil midir? Aradığım yol gösterme gerçekleşebilir ya da gerçekleşmeyebilir. Ama her ikisi de bir cevap değil midir? Bir çocuk babasından ekmek ister ve ekmek yoksa baba çocuğa cevap vermiş sayılmaz mı?”
Yukarıdaki ilkeler aslında hepimizin bildiği ama uygulayamadığı şeyler. O zaman 1. ilkeyle başlayalım . ''Bu gün yeni bir hayata başlayacağım '' diyin kendinizle ve hayatla oyun oynayın. Hayata kocaman gülümseyin.
21 Mart 2012 Çarşamba
Hayat Altın Tepsiyle Önünüze Sunulmaz...
Doğan Can Gündoğdu ödevi için Christopher Nolan’ın 27 Temmuz 2012′de gösterime girecek filmi Dark KnightRises’a çektiği fragmanını anlatıyordu programda. Doğan Can Gündoğdu Bahçeşehir Üniversitesi İletişim bölümü 3. sınıf öğrencisi. Evinin mutfağında çok az bir bütçeyle ve ödevinin teslimine 3 gün kala fragmanı hazırlıyor. Daha sonra da internette yüklediği fragman yapımcılarında dikkatini çekiyor. Daha okul bitmeden yurt dışından onlarca teklif sunulmaktaymış. Bence ülkemizi temsil edecek çok genç bir yetenek.
İnsanlar istediğinde çabaladığında her şeyi başarabilir. İşimizden şikayet ederek, patronumuza kızarak ya da arkadaşlarımıza hayıflanarak zamanınızı kaybetmeyin. Zamanında bazı şeyleri kaçırmışta olsak hiçbir şey için geç değil. Yeter ki içinizdeki enerjiyi gücü kaybetmeyin. Her zaman gülümseyerek içinizdekileri ortaya çıkarın.
3 Şubat 2012 Cuma
Öğrendim ki...
Özdemir Asaf'ın güzel yazısını okuduğumda içimde bir burukluk hissettim. Yaş yavaş yavaş otuza yaklaşırken farklı telaşlar, farklı hayaller kapladı hayatımızı. Fakat her yaşın bir güzelliğini de yaşıyorsun. Yetişkinliğin tadını gençliğin deli doluluğuyla birleştiriyorsun...
Gün geçtikçe ailemin sıcaklığını yanımda daha çok hissetmek istiyorum. Öğrenmenin yanında paylaşarak artan şeylerinin tadını daha çok hissetmek istiyorum. Ve hayatımı dolu dolu yaşamak istiyorum...
İşte o güzel yazı...
YAŞ 5 Anne ve babamın birbirlerine bağırmalarının beni ne kadar korkuttuğunu öğrendim.
YAŞ 7 Meşrubat içerken gülersem içtiğimin burnumdan geleceğini öğrendim.
YAŞ 12 Bir şeyin değerini anlamanın en iyi yolunun bir süre ondan yoksun kalmak olduğunu öğrendim.
YAŞ 13 Annemle babamın elele tutusmalarının ve öpüşmelerinin beni daima mutlu ettiğini öğrendim.
YAŞ 15 Bazan hayvanların kalbimi insanlardan... daha fazla ısıttığını öğrendim.
YAŞ 18 İlk gençlik yıllarımın keder, şaşkınlık, ıstırap ve aşktan ibaret olduğunu öğrendim.
YAŞ 24 Aşkın kalbimi kırabileceğini ama buna değer olduğunu öğrendim.
YAŞ 33 Bir arkadaşı kaybetmenin en kestirme yolunun ona ödünç para vermek olduğunu öğrendim.
YAŞ 36 Önemli olanın başkalarının benim için ne düşündükleri değil benim kendi hakkımda ne düşündüğüm olduğunu öğrendim.
YAŞ 38 Eşimin beni hala sevdiğini, tabakta iki elma kaldığında küçüğünü almasından anlayabileceğimi öğrendim.
YAŞ 41 Bir insanın kendine olan güveninin, başarısını büyük oranda belirlediğini öğrendim.
YAŞ 44 Annemin beni görmekten her seferinde sonsuz mutluluk duyduğunu öğrendim..
YAŞ 46 Yalnızca minik bir kart göndererek bile birinin gönlünü aydınlatabileceğimi öğrendim.
YAŞ 49 Herhangi bir işi yaptığımdan daha iyi yapmaya çalıştığımda, o işin yaratıcılığa dönüştüğünü öğrendim.
YAŞ 50 Sevgi, evde üretilmemişse, başka yerde öğrenmenin çok güç olabileceğini öğrendim.
YAŞ 53 İnsanların bana, izin verdiğim biçimde davrandıklarını öğrendim.
YAŞ 55 Küçük kararları aklımla, büyük kararları ise kalbimle almam gerektiğini öğrendim.
YAŞ 64 Mutluluğun parfüm gibi olduğunu, kendime bulaştırmadan başkalarına veremeyeceğimi öğrendim.
YAŞ 70 İyi kalpli ve sevecen olmanın, mükemmel olmaktan daha iyi olduğunu öğrendim.
YAŞ 82 Sancılar içinde kıvransam bile başkalarına basağrısı olmamam gerektiğini öğrendim.
YAŞ 90 Kiminle evleneceğin kararının hayatta verilen en önemli karar olduğunu öğrendim.
YAŞ 95 Öğrenmem gereken daha pek çok şeyler olduğunu öğrendim.
Özdemir Asaf
13 Kasım 2011 Pazar
Melody Gardot
9 Kasım 2011 Çarşamba
Bir Gün

Dexter ve Emma’nın ilk tanıştıkları yer 1988 yılındaki mezuniyet balosu ile başlar her şey ve her yıl 15 Temmuz’da
Önce kitabını okudum ardından sinemada filmini izledim. Kitabın o büyüsüne aşık oldum tekrar. Yani kafamda sahneleri kurup kahramanları oynatmak…Uzun bir kitap ve her anlatılan elbette filmde anlatılamaz. Fakat filmi izlerken konunun aslında orada geçen başka alt konuları kafamda dönmesi çok hoşuma gidiyor. Filminde yıllar o kadar hızlı geçiyor ki belki tadını o kadar çıkartamayabilirsiniz. O yüzden kitabını okuyup gitmeniz daha güzel olur yoksa hızla geçen yıllardan bir şey anlamadan film bitmiş olur. Ayrıca kitap 20 yıl iki insan diye anlatır hikâyeyi fakat filmde 2011 de bitiyor hikâye. Ne düşündülerse artık 2 yıl eklerken bilemedim.
Aslında çok değişik bir kitap değil. Hayatınızı asla değiştirmez. Fakat okuduktan sonra kendinizden bir parça bulabilirsiniz. Ben kendi hayatıma bakınca üniversite biteli 2 yıl olmak üzere ve hayat çok hızlı geçiyor. Kitapta anlatılan 20 yıl gibi o günlerde sanki çok uzak değil sanırım diyorsunuz. Bazen sıkıldığım, bazen gülüp, bazen de hüzünlendiğim bir kitap oldu.
Kitabın arkasında yazan ‘’Bütün hayatınızı, aradığınızın tam önünüzde olduğunu fark edemeden yaşayabilirsiniz’’ sözü çekmişti beni bu kitaba. Cevabı var mı derseniz yok sanırım. Hayat sizi öyle bir savurur ki bazen ne önünüzü görürsünüz ne de önünüzde ki sizi görür. Kalbiniz de sizinle savrulur gider…
Kitabın ve senaryonun yazarı David Nicholls. Emma’yı Anne Hathaway ve Dexter’ı Jim Sturgess canladırıyor.
Tatilin son gününde izlenmeye değer bir film ya da okunmaya değer bir kitap olur belki de sizin için...
2 Kasım 2011 Çarşamba
Fırtına...
8 Ekim 2011 Cumartesi
'Huzur'suz Sonbahar, Özcan Alper ve Tanpınar
Birkaç gün sonra, bütün günahları temizlemeyi seven eylül, hepimizi birazcık daha ağaran saçlarımızdan okşayarak bağışlayacak. Biliyorum, hep öyle yaptı.
Dönüşü olmayan mahmur yaz aylarının masalsı zamanından sıyrılıp zarafetle canlanan bu 'hülyalı' mevsimi hep sevdim ben.
Doğrusu neden ona hüzünlü dediklerini pek anlamam. Bütün iklimlerin prensesi olan sarışın sonbahar serseri kız kardeşim gibiydi bir zamanlar. O yaklaşırken geleceğe dair hayallerim köpürürdü, heyecanlanırdım.
Yılların hoyrat kaybını yılbaşlarında sorgulayanların tersine sonbahar benim için her daim kendisini yenileyen hayatın başlangıcı oldu. Malum, eylülle birlikte şehirler canlanır. Sanıldığının aksine fena halde şımarık olan bu mevsimde insanlar yeni kitaplar, filmler, oyunlar, sergiler hakkında konuşmaktan, farklı işler, arayışlar peşinde koşmaktan, taze ümitlerle beslenmekten hoşlanırlar. Ben de böyleydim.
Bir tatil günü canınızı sıkmak istemem ama artık tam böyle hissetmiyorum.
Bu türden fazla 'şeffaf yazılar yazdığım vakit, hiç değilse söylenen yakınlarımı memnun etmek için daha 'neşeli' bir ruh haliyle yazabilmek isterdim lakin o ben değilim.
Affetsinler. Bu aralar yazma fikrine de pek bayılmıyorum zaten.
Kadın güzelliğinin iki büyük şartı...
Hatırlıyorum, senenin belli zamanlarında okumaktan hoşlandığım yazarlar vardı. Belki İstanbul ve Boğaz hakkında yazdıklarının şefkatli iklimi sonbahara çok yakıştığı için Tanpınar'ın dünyasını hiç bıkmadan kurcalamayı severdim. Özellikle de Huzur'u.
Daha gençken onun 'Lodosa, Sise ve Lüfere Dair' yazısını ima ederek "Hadi balığa, lüfer bayramı başladı" diyerek birbirimize takılırdık. Sonra Boğaz balıkçılarında kıkırdayarak sohbet ederken Ahmet Hamdi Bey'in 'kadın güzelliğine' dair o ironik cümlelerini ezberden şiir okuyan çarpıntılı çocuklar gibi sayıklardık: "Mümtaz için kadın güzelliğinin iki büyük şartı vardı. Biri İstanbullu olmak, öbürü de Boğaz'da yetişmek. Üçüncü ve belki en büyük şartının tıpkı tıpkısını Nuran'a benzemek; TUrkçeyi onun gibi teganni edercesine konuşmak, karşısındakine onun gözlerinin ısrarıyla bakmak, kendisine hitap edildiği zaman kumral başını onun gibi sallayarak konuşana dönmek, elleriyle aynı jestleri yapmak...." Buna benzer 'şifreli' alıntılara, edebiyat sohbetlerine, Boğaz'da genişleyen lacivert j akşamlara yayılan teklifsiz sevdalara, denizin dibine saplanan sarhoş duygulara, puslu bir gelecek tasavvuruna eşlik eden 'ümitli sonbaharlarımız'vardı. Muhtemelen hâlâ vardır ama bir şeyler kırılıp, dağıldı sanki.
Onun ne olduğunu tam bilmiyorum.
Hissettiklerimi biraz da gönülsüzce yazarken anlamaya çalışıyorum bu tuhaf değişikliği...
"Burası da başka türlü bir hapishane..."
Geçenlerde son yıllarda gördüğüm en hakiki filmlerden birisi olan Sonbahar'ı ikinci kez izlerken hiç beklemediğim bir sahnede durduk yerde ağlayınca ben bile şaşırdım.
Bir siyasi davadan 19 yaşında içeri girip on yıl kaldığı hapishaneden sağlık sorunları nedeniyle tahliye edilen Yusuf, yuvasına döndüğünde köydeki gençlik arkadaşlarından birisiyle sohbet ediyordu.
"Benim, ne yaşadığım malum. Sen ne yaptın bunca zaman" diye sordu Mikhail'e. "Hiç, üniversiteyi kazanamayınca babamın yanında çalışmaya başladım. Üç beş ay derken on sene geçti gitti a... koyayım" dedi.
O, Yusuf un "Hayattan bizim payımıza da bu düştü diyen" öteki arkadaşının tersine, (I tevekkülle kabullenemeyenlere has o isyankâr, küfürlü diliyle zehrini aniden, en içten haliyle kusuverdi. Sonra ekledi: "Bu da başka türlü bir hapishane işte!" Şimdi haliyle "Ne var bunda" diyebilirsiniz.
Bilmiyorum, arzuladıkları hayata kavuşamayanların o keskin diline filmin kederli atmosferi içinde çıplak bir ruh haliyle yakalanmak beni biraz sarsmıştır belki de.
Filmin esas karakteri YusuPu seyrederken onun gibi 'beklentisizliğiyle', paslı durgunluğuyla 'kaybolmayı' tercih edenleri düşündüm.
Yusuf, Karadeniz'deki ormanların içinde sarp, sisli dağlara tutunarak yaşadığı evinde herkesten gizlediği sonunu bekliyordu. Evin önündeki tahta sedirde annesinin üzerine örttüğü battaniyenin altında uysal bir kedi gibi uzanırken yorgun suskunluğunu kendisinden bile gizledi. Epeydir alışmış olduğu 'tutsaklıktan' etrafındaki sesleri duyamayan Yusuf, sadece tabiatı dinlerken huzura kavuşuyor gibiydi. Sonra bir gün hızla sürdüğü kamyonundan inip içinde biriktirdiği bütün özlemleri, kızgınlığı, hayal kırıklıklarını koca bir dağa doğru haykırdı. Sesler parçalanıp vadinin içindeki nehre parça parça döküldü. Bir ara onun gibi bağırabilsek, hakiki sesimiz dağlarda yankılanıp yüzümüze soğuk rüzgârlar gibi çarpsa, geçer mi bu küflü sıkıntı acaba, diye düşündüm.
Gökyüzünde salınan sahipsiz bir uçurtma gibi...
Yusuf hayatının 'sonbaharında' Rus bir kadını sevdi. Elka, ona "Sen şimdiki zamanda yaşamıyorsun, Rus romanlarından çıkmış gibisin" diyordu. Biraz alaycı ama fevkalade yerinde olan bu tespit, bir insanın hayata nasıl yabancılaşabildiğini gösteren duyduğum en acıtıcı cümlelerden birisiydi.
Belki on sene önce izlesem Özcan Alper'in telaşsız, sahih, hiç aksamayan bir sinema diliyle anlattığı bu şiirsel hikayenin sadece görsel cazibesine ve politik yanına takılır, beklemekten yorulup dünyadan vazgeçmiş bir insanın trajedisini, hayatla vedalaşırken sessizce yok oluşundaki zarafeti hissedemeyebilirdim.
Ama artık bunca yanık kokan tecrübeden sonra o kırılmayı görebiliyorum. Bildiğimiz dünyada geleceğe sırt çevirip, dağların hırçın yalnızlığına sığınarak var olunam iyor.
Gökyüzünde salınan sahipsiz bir uçurtma gibi 'kaybolarak' hayatın nöbetini tutmak da mümkün değil. Diyorum ki, bu aralar kulübesindeki odun sobasının dibinde, televizyondan Çehov'un Vanya Day/'sını izleyen Yusuf gibi ağırlaşan gözlerimi usulca aralasam. İnsanları, hayatı, korkularımı, geçmişi, geleceği unutsam. Rus romanlarında dolaşan Yusuf gibi bir süre sadece oyunun son perdesinde konuşan Sonya'yı dinlesem: "Ne yapabiliriz, yaşamak gerek! Yaşayacağız Vanya Dayı. Çok uzun günler, boğucu akşamlar geçireceğiz.
Alınyazımızın bütün sınavlarına sabırla katlanacağız. Bugün de, yaşlılığımızda da, dinlenmek bilmeden, başkaları için çalışıp didineceğiz. Ecel saati gelip çatınca da uysalca öleceğiz ve orda, mezarın ötesinde, çok acı çektik, gözyaşı döktük, çok acı şeyler yaşadık diyeceğiz... Ve Tanrı acıyacak bize ve biz seninle, canım dayıcığım, parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız ve buradaki mutsuzluklarımıza sevecenlikle, hoşgörüyle gülümseyeceğiz ve dinleneceğiz. İnanıyorum buna dayıcığım, bütün kalbime, tutkuyla inanıyorum."
Esra Yalazan
30/08/2009- Taraf
7 Ekim 2011 Cuma
Kalbin Ayak Sesleri
Ruhunun üst köşesine kuruldu adım ilkin, göğüs çeperinin sol cenahına çöreklendim. Bir pıhtı kandı suretim, et oldum günler sonra iç evinin kapı eşiğine. Umut oldum ses tellerime yüklenen ritimle, ruhunun dibacesine… Sen oldum ilkin, bir pıhtı kandım ey beşer, sol cenahına sürüklendiğim günden beri cesetinin gölgesine talibim! Göğüs kemiklerin yaratıldı beni korusunlar diye, kara lekeler düşürdüğün ciğerlerin hep benim hürmetime… Bense ruhunun hürmetine, “ol” emrine uymuş bir kan pıhtısı sadece… Ruhunun ete bürünmüş hali belki de…
İlk ritmimle doğumunu müjdelerim seni bekleyen nurdan gözlere, dünya sürgününe vesile olur suretim. Ben olmazsam sen olmazsın ey beşer, durduğum gün adın silinir sürgün ülkesinden! Kimi vakit koca bir kara delik açarım içinde, endişeli gözlerin gözyaşı deminde, büyümekle kapanacak bir yama niyetine dikilir hücrelerim içinin suretinde! Büyürsün, küçülür deliğim. İçinden kan bile sızmayacak bir hal alır senliğim. Yorulursun, sıfat niyetine bir ad takılan suretinle sürüklenir durursun iç ceplerimin içinde. Başını okşar kalbi kalbinden büyük bir beşer. Büyüme çocuk! Der. Büyüme ve görme, kalbinin kararmış yazgısını, aydınlanmış yeniçağların ismine düşen payitahtını… Görmeliydin belki, bunun için atıp durmayacak mıydım sol yanında ben senin, nefesin suretime can olmayacak mıydı hep bu görülesi düşler için? Berzah âleminde bunca cevapsız sorunun diyetini bir evet’le ödememiş miydin sahi? Henüz yaratılmayan dilinle doğrulamamış mıydın dilimle ikrar ettiğin sözcükleri? Çabuk unutuyor insan değil mi? Unuttuklarını anımsatayım diye “kün” denildi suretime, unuttuklarını aklına yollama emri, sol yanında ki saltanatımın bedeli!
Şimdi bir ayn gölgesinde ruhumu şifalama vakti belki, suretimin kıraatini sana bıraktım ey beşer! Ayak seslerimden bil ve tanı diye beni, soluna düşen ayn’ın gölgesinde düş uykusuna daldım. İçinin coğrafyasını adımlamam için derin bir nefes al şimdi.
Aklı suretime yenik düşmeyen bir yiğit hiç tanımadım. Kendi teninin huşusuna kapılmayan bir güzel de. Her yaratılan cismani varlığa biraz suretim, biraz adım sinmişti nedense? Beşer olanın sol yanı iç savaşlara yenik düşülmeyecek bir cephe sanıldı, saltanatım iç savaşların sallantısına dayandı da, düş bozgunlarından yenik çıktım. Üzüldüm. Yenildim. Kalp ağrısı dediler adıma. Sancımın adını dillendiremesem de, ah olup dolandım dünyalık sahibimin söz makamına. İkinci ritmim büyütüyordu beşeri, Yaradan’ına tabii olmakla yaratılana köle olmak arası seçimler yapacaktı aklıyla. Beni hesaba katmasa da kurulan düşlere çelme takacağım yerler vardı elbet. İstila edeceğim fikir harpleri sonra. Aklın durduramazdı beni. Aklı suretime yenik düşmeyen bir beşer düşlemedim ben, hesap etmedim karşıma sağlı sollu bir lopun geçeceğini hiç!
Akıl aklı terk ettiğinde ben girerim hep devreye, aklı bana esir düşmüş bir beşeri eli boş göndermedim kapımdan hiçbir yere. Başını eğsin yeter ki benden tarafa, görsün içinde kendinden öte bir ben olduğunu, aklından öte bir sen olduğunu. Konargöçer bir misafirlikte olduğunu anlasın diye sıkışırım sol yanında zaman zaman. Ama aklı aklını terk eyleyen bir beşerin kalbi aklında durur! Duran bir varlığa göz süzmek içime aldığım nicesini unutturur.
Suretimin çeperlerine değen bir Şın damlası, aklının yerinden oynaması ve secde edecek bir girizgâh araması… Sağımdaki ve solumdaki melekler şahittir içime konan her hükme, günahında kabulüm sevabında… Duam odur ki ey beşer, solumdaki yazılanların sağımdaki mizanı geçmesin, solumda ki her harf Şın ırmağının yatağında erisin!
Sükûn almaya gelirsin içime, aklın kendine yetmediğinde eğersin başını bendime! Susar dilin, tükenir aklınca kurduğun cümlelerin. İşte o vakit sahne benim! Suretime ol diyenden gayrı derdim yokken, bir ortak sunarsın içime, adına aşk denilen. Başı aklıyla derde düşmüş bir beşer, kalbiyle de dertleşmeliydi öyle ya, içine aşk diye kendinden bir suret nakşetmeliydi. Kaf dağının ardından gelen bir güzel yahut atının eğerine kalbini koymuş bir yiğidi misafir etmeliydim iç odalarımın en güzel kokan yerlerinde. İçime giren çıkmamalıydı hâlbuki… Aklının kıtlığıyla misk-i amber kokan iç odalarımı yolgeçen hanına çevirdin bir vakit! Yandın ve yanıldın. Hep aşkı aradın.
Yaratılış hamurumun mayasına katılmıştı aşk bilirdim. Beni bir pıhtı kandan yaratan ve soluna koyan aşkından da üflemişti suretime. Bilemedin, Kaf dağının ardındaki cevherin peşinde ütopik hülyalarla gezindin. Başını eğip bana bakmak gelmedi belki hiç aklına. Suretimi katık etmediğin aklın, yavan bir ekmek niyetineydi başının üzerinde. Kütlesi hacmiyle orantılı, sıradan bir uzuv olma vasfını taşıyordu bensizken sadece!
Seni sevdim ey dünyalık sahibim! Aşkı kendinde aradığın günden beri çok sevdim seni. Seni aşka götürecek beşerler koydukça içime daha çok sevdim. Beni aklına, aklını bana sürdükçe aşkta kıyama durdum ömrümce suretine. Kaf dağını göremese de dünyalık gözlerin, cennet-i âlâ’da Ayn gölgesinin düştüğü Şın ırmağının kenarında, Kaf dağının ardında içimde tutulan amel defterinle seni beklemekteyim.
Aklın suretimi bulmaya yetmese de, ritmik ayak seslerimi izle; ben aşkın yaratıldığı yerdeyim.
Mâi Dergisi-Sayı/8
6 Ekim 2011 Perşembe
Güncellenmemiş Hayat Bilgisi Dersleri
Dinleyin çocuklar!
Müfredata girmemiş şeyler anlatacağım size. Hazır okullar da açılıyorken bilmeniz gerektiğini düşündüğüm konular...
Milli Eğitim Bakanlığı’ nın tavsiye kararı almadığı, ders kitaplarına girmeyen, öğretmenlerin anlatmadığı konular.
Öncelikle şunu bilin ki hayat dediğimiz, ders kitaplarından öğrenilebilir bir şey değildir. İyi vatandaş olmakla iyi insan olmak arasında, söylenmemiş, üstü örtülmüş bir fark vardır. Uygar ve uysal olmak adına anlatılan şeyler, hayatın derin anlamına nüfuz edemezler. Bu yüzden hayat çoğu zaman gayrı resmi bir yolculuktur. Çok zaman kaçak kalırsın yaşamak kompartımanında.
Sana hayat bilgisi diye yutturulan konular gerçekte seni sıkıştıracakları dar bir elbisedir. Ve asla elbiseyi sana uyduracak değiller bunu unutma.
Sana yazları sıcak ve kurak, kışları soğuk ve yağmurlu bir coğrafyada yaşadığımızı söyleyecekler. Gerçek olan senin mevsimindir oysa. O günün nasıl geçeceğini anlayabilmek için gökyüzüne bakman gerekmez. Dönüp yüreğine bak. Yağmurlar ve güneş yüreğinden süzülür. Gerçek olan yüreğinin mevsimidir, senin mevsimindir. Her sabah uyandığında gözlerinden dünyaya saçılandır mevsim. Güneş senden doğar ve yağmur senin gözlerinden düşer yeryüzüne.
Sana atlaslar, haritalar gösterecekler. Adına sınır dedikleri bazı çizgilerle çevrildiğini göreceksin yaşadığın yerlerin. Bütün bunlar kurmaca. Gerçekte tüm yeryüzü Allah’ındır ve gerçekte yürüyebildiğin kadar senindir tüm coğrafyalar.
Haritalar da gerçeği söylemez. Kuzey Amerika’yı Afrika’dan büyük gösterecekler sana. Doğru değil. Afrika altı milyon kilometrekare daha büyüktür. Avrupa’ya kıta deyip duracaklar. Doğru değil. Asya’nın uzantısından başka bir şey değil Avrupa dedikleri.
Bazı şehirlerin uzakta olduğunu anlatacaklar sana.
Uzaklık ve yakınlık aslı astarı olmayan ölçütlerdir.
Kudüs’ü öğren mesela. Saraybosna’yı, Şam’ı, Bağdat’ı, Mekke’yi, Medine’yi, Hicaz’ı, Caharkale’yi...
Öğren buralarda ne yetişir, insanlar ne yer ne içer, denizleri nasıldır, tarihte neler yaşamışlar, çocukları hangi oyunları oynar, anneler hangi ninnileri söyler, genç kızlar ne işler, erkekler ne işe koşar.
Öğren hangi şarkıları söyler buraların halkları. Neye ağlar, neye gülerler.
Öğren bu şehirler, ne zamandır senden uzakta.
Öğren bu şehirler senden niye uzakta.
Okuduğun yazıların, şiirlerin sonunda yabancı olduğunu söyledikleri kelimeleri sıralayacaklar. Dikkatli oku bu kelimeleri. Bil ki çoğu senindir bu kelimelerin. Bir hayata, bir medeniyete yabancılaşmış insanların, yeryüzüne yabancılaşmış insanların bir kenara bıraktığı kelimelerdir bunlar.
Senin kelimelerin...
Bir hayatı, bir düşünüşü, bir duyumsamayı, bir hayali, bir rüyayı anlatabileceğin kelimeler var bunların içinde. Kendi yabancılaşmalarını gizleyebilmek için bizim kelimelerimizi çalan insanlar göreceksin.
Kitaplara girmemiş adamlar var bir de.
Şiirlerini, öykülerini, romanlarını, piyeslerini müfredatlarda göremeyeceğin iyi ve sıkı adamlar. Gelecek güzel günlerin habercileri...
Onları itinayla okumalısın. Yedi güzel adamı tanıyıp, Hızır’la kırk saatin nasıl geçtiğini öğrenmelisin. Derviş hüneri nasıl olurmuş onlardan öğreneceksin. Bir de kalem kalesini inşa etmeyi...
Okumaya nasıl başlayacağını Kitap’tan öğrenebilirsin ancak.
Yaradan Rabbin adıyla oku!
Böyle okursan varlığının anlamı kalın harflerle yazılır yeryüzünde. Böyle okursan insan olmanın ne demek olduğunu bilirsin.
Böyle okursan anlarsın Hasan ve Hüseyin’in dedesi neden omuzlamış ağır bir yükü...
Tarık Tufan
15 Ağustos 2011 Pazartesi
Aşka Gittim Dönmeyeceğim
Bazen kendim gibi insanlar aradığım hissine kapılıyorum. Saçma sapan bir Türk filminde birden gözyaşları akan bir erkek mesela. Bazen saatlerce yataktan kalkamadan güzel bir rüya görmeye çalışan bir adam. Bir çocuk gibi hayaller kurmanın güzelliğini bilen birileri. Belki de varsınız, sokaklarda birbirimize değerek yürüyoruz, aynı lokantada yemek yiyoruz, aynı mağazadan alışveriş yapıyoruz. Ama bir o kadar da yabancıyız birbirimize, bir o kadar ayrıyız birlikte olabilmekten. Sevmek de böyle değil mi. Aynı olabilme savaşı. İki farklı insanın ruhlarını ve bedenlerini tek yapabilmek kavgası... Aşk bir savaş bence, galip gelmenin mağlup olmaktan geçtiği bir savaş. Sevebilmeye çalışmamız kendi aynımızı bulma derdimiz. Sanki yüzümüzde ancak sevince çıkan maskelerimiz var. Her sevmemizde bir maskeyi kaldırıyoruz karşımızdakinden. Altında kendi yüzümüzün olmasını umarak. Bir süre sonra o maskenin bizim yüzümüzü kapatmadığını görüyoruz, aşk bitiyor, çünkü yeni bir maskenin peşine düşmemiz gerektiğini biliyoruz. Ben bunu sende öğrendim, maskelerin altına bakmamız gerektiğini sen öğrettin bana. Tabi ki sonundaki büyük hayal kırıklığını da sende yaşadım. Sen de benim maskemin altındakini merak etmiştin, bunu kendine itiraf etmek zor olsa da ben sensiz geçen nice günlerden sonra bunu artık delikanlı gibi söyleyebiliyorum kendime.
Daha önce hiç okumadığım bir kitap ile ilgili yazı yazmamıştım fakat kitabın arka kitap yazısı beni vurdu. En yakın zaman da gel beni oku diyor. Okuduktan sonra beğenirsem kitap ile ilgili yorumları paylaşırım .
Çok yorgun bir günün sonun da aklımda olan şeyleri yazacak halim kalmadı artık başka sefere :)




