hayata dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayata dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Mayıs 2012 Perşembe

İskender Pala / OD ( Bir Yunus Romanı)



Kitabı bitireli çok olmasına rağmen bir türlü fırsat olmamıştı bloga eklemek.

İskender Pala'nın son kitabı olan 'OD' ile Yunus Emre'nin zamanında yolcuğa çıkıyorsunuz. Kitabın adı olan 'Od' un nedenini sayfa 142'de anlıyoruz.


‘Dağdan odun getiriyordum. Herkes ona odun diyordu; iki heceyle od-un işte, ataşe veren şey… Ama ben onun ilk hecesiyle ilgilendim, ateş olan kısmına ‘od’a talip oldum. Herkes dağa odun için gittiğimi sanıyordu ama ben od için gidiyordum.’ 

13. yüzyılda Anadolu'daki kargaşa ortamında Mevlana, Hacı Bektaş, Tapduk Emre ve Yunus zamanın öenmli isimleri olarak ortaya çıkıyorlar. Yunus'un hayatını ve iç dünyasına gidiyorsunuz. Zamanında yaşadığı olaylar, ailesinin parçalanışı onu daha çok sorgulamasına neden oluyor ve Yunus zamanla Yunus oluyor. Karısı Sitare'ye olan aşkı ise kitabın başından sonuna kadar hep dilinde.Yunus'un hayatını etkilendiği  zorluklar yanında karısına duyduğu aşkta onu besliyor. Aşkını bir bölümde şöyle anlatıyor: 

… O gün Sitare ile birbirimize yeniden âşık olmuştuk. Evin hemen kapı girişinde bir yasemin bitmiş, cılız dalının üstünde üç dal da çiçek vermişti. Beyaz, berrak üç yasemin çiçeği. Onun kokusunu hissettiğimiz bir sırada eşiğe oturduk. Bana ‘ Yunus !’ dedi, parmağını kalbinin üzerinde gezdirerek, ‘Burası kalbinin en değerli yeridir. Burada siyah bir nokta vardır. Canın canı, sevenin cananı buradadır. O nokta, yoğun bir damla kandan ibarettir. Adına ‘ süveyda’ yahut ‘sevda’ derler. Siyaha çalan rengi yüzündendir bu isim. Çünkü sevda, kara talih içinde, o kara kan damlasında büyür. Bütün tecelli denizleri, bütün aşk fırtınaları, işte o bir damla kanda dalgalanıp çırpınır. Aşırı sevgi bu damlayı tahrip edip dağıtırsa, parçaları bütün vücuda dağılır. Aşk, işte bu dağılmanın adıdır ve o dağılırsa âşık artık ne yaptığını bilemez olur.’ 


Elif Şafak sayesinde yakından tanımaya merak ettiğim Mevlana'dan sonra İskender Pala da Yunus Emre açısından bir kapı açtı benim için.

Yunus'u İskender Pala'nın kaleminden okumak isterseniz (kitabın yanında verilen CD ile Yunus Emre ilahilerini de dinleyerek )  keyifli ve doyurucu dakikalar sizi bekliyor...

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Seyfi Teoman...



Hayat bazıları için erken biter…


Gencecik, hiç beklenmeyenler daha acıtır sanki…

Seyfi Teoman 1977’de dünyaya geldiğinde hayatının nasıl akıp gideceğinden habersizdi hepimiz gibi.

Boğaziçi Üniversitesi İktisat Bölümü öğrencisiyken aklında hep sinema varmış. Okulu bitirince Polonya Ulusal Sinema Okulu Lodz’da film yönetmenliği eğitimi aldı.  Teoman'ın 2004'te çektiği kısa filmi "Apartman", ulusal ve uluslararası pek çok festivalde gösterilerek, ödüle değer görüldü. Seyfi Teoman'ın ilk uzun metraj filmi "Tatil Kitabı", 58. Berlin Film Festivali'ne kabul edilen tek Türkiye yapımı film oldu. Teoman'ın 2008'de Berlin Film Festivali'nin forum bölümünde dünya galası yapılan filmi, Türkiye'de ulusal yarışma bölümünde yer aldığı 27. Uluslararası İstanbul Film Festivali'nde "En İyi Film" ve "FIPRESCI" ödüllerini kazandı. Seyfi Teoman, "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" adlı filmle Berlin Film Festivali'nin yarışma bölümüne katılmıştı. 

Üst satırdaki bilgiler hemen hemen bütün sitelerde kısaca hayatı gibi geçti gitti. Peki, koca eğitim, emek, çaba iki satıra sığar mı? Gelecek vaat ettiği aldığı ödüllerden belli. Merdivenleri nasıl da hızlı çıkıyor. Belki de ülkemizin adını farklı bir şekilde dünyaya duyuracaktı.  Bunlar için bile teşekkürler. İnşallah yolunla başka gençlere ışık olursun. Ülkemizin böyle insanlara ihtiyacı var.

Gidenin ardından kelimeler kifayetsiz kalır. Onun adını duyurabilmek için kendimce görevimi yerine getirdim sanırım.

Allah ailesine ve yakınlarına sabır versin.

Mekanın cennet olsun büyük insan…

25 Nisan 2012 Çarşamba

Bırakın İçinizdeki Balonları...


‎''Biz televizyon izleyerek, milyonerler, sinema tanrıları, rock yıldızları olacağımıza inanarak büyüdük ama olamayacağız... Hepimiz heba oluyoruz... Bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor ya da beyaz yakalı köle olmuş... Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşindeyiz... Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz... Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız... Bir amacımız yok; ne büyük savaş ne de büyük bir buhran yaşadık... Bizim savaşımız ruhani savaş... Ve bunalımımız kendi hayatlarımız...

"Chuck Palahniuk"


Yukarıda ki sözü okuduğumda beni çok etkiledi. Etrafımıza baktığımda herkes de bir mutsuzluk bezginlik. Şükretmeyi unuttuk. Elimizdekilerin kıymetini bilmiyoruz. En önemlisi sadece kendimiz için yaşamayı unuttuk.Şu Çılgın Türkler'i okuyorum da biz yaşadığımız anın kıymetini gerçekten bilmiyoruz.


Havalar ısındı buralarda, kuşların cıvıltıları var şu an kulaklarımda. Bırakın hayat zaten akıp gidiyor. Belki kötü bir şey gibi gelebilir size ama biraz bencilleşmeyi öğrenin. O zaman sadece kendinizin mutluluğunu düşünüp mutlu olmayı öğrenebiliriz. Ve  hayattan tat almayı öğrenelim artık. 


Og Mandino'nun ''Dünyadaki En Büyük Satıcı'' iş kitabı olmasına rağmen kişisel gelişim olarak da insana faydası bulunan bir kitap. Okumanızı tavsiye ederim. Bir hedefe ulaşmak için bazı bedeller ödememiz gerektiğini bize çok güzel gösteriyor. Adından da anlaşılacağı gibi en büyük olamamız için içimizde bekleyen bir kıvılcım var. Çabalarsanız o kıvılcımı büyüte bilirsiniz. Hikaye şekilde ve küçük bir kitap. Tam baş ucu kitabı. Kitaba belki Hıncal Uluç'un 9 numaralı parşömen tarzı yazılarından hatırlayabilirsiniz. 

1. İlke: Bu gün yeni bir hayata başlayacağım.

Başarısızlık, ne olursa olsun, insanın hayattaki amaçlarına ulaşamamasıdır. Gerçekte başarısız olanlar ile başarılı olanlar arasındaki tek fark alışkanlıklarının farklı olmasıdır. Her türlü başarının anahtarı alışkanlıktır. Kötü alışkanlıklar, başarısızlığa açılan kilitsiz bir kapıdır. Bu gün yeni bir hayata başlayacağım, güzel alışkanlıklar edineceğim ve onların kölesi olacağım. Eylemlerimi iştah, tutku, önyargı, açgözlülük, sevgi, korku, çevre alışkanlık yönlendiriyor. Bu hükümdarların en zorbası ise alışkanlıktır. O zaman iyi alışkanlıkların kölesi olmalıyım.

Her gün zihnimde tekrar edeceğim. Her gün bunları tekrar edersem, bunlar benim aktif düşüncemin bir parçası haline gelecektir. Her eylem tekrarla kolaylaşır. Bu şekilde yeni ve iyi bir alışkanlık doğar. Eğer bir davranış sürekli tekrarla kolaylaşırsa bir zevk haline gelir. Bunu sık sık tekrarlarsam, bir alışkanlık haline gelecektir.

2. İlke: Güç bir kalkanı delebilir. Ama insanların kalbini yalnızca sevginin görünmez gücü açabilir. Düşmanlarımı öveceğim ve onlar dostlarım olacak; dostlarımı yüreklendireceğim ve onlar kardeşlerim olacak. Her zaman övgü nedenlerini araştıracağım. Hiçbir zaman dedikodu, karalama yapmayacağım.

3. İlke: Başarana kadar sebat edeceğim. Sebatla tekrar edilen küçük çabalar, her girişimi tamamlayabilir. Nefes aldığım sürece ısrar edeceğim.

4. İlke: Ben kâinatın en büyük mucizesiyim. Başkalarını taklit etmek için boş çabalarda artık bulunmayacağım. Tersine eşsizliğimi pazaryerinde ortaya koyacağım. Zaman akmaya başladığından bu yana aklımın, kalbimin, gözlerimin, kulaklarımın, saçlarımın bir başka eşi yoktur. Daha önce benim gibi bir başka kişi doğmadı.

5. İlke: Bugünü, son günümmüş gibi yaşayacağım. Bana bahşedilen bu son değerli günde ne yapmalıyım? Dünü unuturken, yarını da düşünmeyeceğim. Şimdi’yi niçin belki’ye feda edeyim? Bugünün yolunda yürürken yarının işlerini yapabilir miyim? Sahip olduğum her şey bugündür ve bu saatler şu an sonsuzdur. Yalnızca bir hayatım var ve hayat bir zaman ölçüsünden başka bir şey değildir. Eğer birini harcarsam, ötekini yok etmiş olurum.

6. İlke: Bugün duygularımın efendisi olacağım. Daima akıl, duyguların önünde olacak, duygulara hakim olacak. Duygular aklın kontrolünde olacak.

Eğer ruh halim uygun değilse, o günüm başarısız olacaktır. Eğer müşterilerime neşe, heves, aydınlık götürürsem, onlar da neşe, heves, aydınlık ve gülümsemeyle davranırlar. Düşüncelerin davranışlarına hükmetmesine izin veren zayıftır; davranışların düşüncelerini denetlemesini sağlayan ise güçlüdür. Kendimi önemsiz görüyorsam, hedeflerimi düşüneceğim. Kendime aşırı güveniyorsam başarısızlıklarımı anımsayacağım.

7. İlke: Dünyaya güleceğim. Kendisini çok ciddiye alan bir insan kadar gülünç bir şey yoktur. Ne zaman keyfim kaçacak olsa, alışkanlık haline gelinceye kadar bunu tekrar edeceğim. “Bu da geçer.” Çünkü dünyevi olan her şey gelip geçicidir. Yüreğim daraldığı zaman, bunun da geçeceğini düşünerek teselli olacağım. Eğer her şey geçici ise, niçin bu gün için endişe duyayım ki? Mutlu olmak için gayret göstermeyeceğim, bunun yerine kederli olmayacak kadar meşgul olacağım. Her gün, yalnızca gülerek başkalarını güldürdüğüm zaman, zafer olacaktır.

8. İlke: Bu gün değerimi yüze katlayacağım. Günle, haftayla, ayla, yılla ve hayatımla ilgili hedefler koyacağım. Hedefler koyarken geçmişteki en iyi icraatımı dikkate alacak ve bunu yüzle çarpacağım.

9. İlke: Düşlerim değersiz, planlarım yanıltıcı, hedeflerim imkansızdır. Eylem ile tamamlanmadıkça, tümünün hiçbir değeri yoktur. Başarımı besleyecek ve sulayacak olan şey, eylemdir. Şimdi harekete geçeceğim. Başarı beklemez. Eğer ertelersem, başkasıyla nişanlanır ve onu ebediyen kaybederim.

10. İlke: Büyük bir felaket ya da keder anında Allah’ına sığınmayacak kadar imanı zayıf olan var mıdır? Haykırışlarımız bir çeşit dua değil midir? Aradığım yol gösterme gerçekleşebilir ya da gerçekleşmeyebilir. Ama her ikisi de bir cevap değil midir? Bir çocuk babasından ekmek ister ve ekmek yoksa baba çocuğa cevap vermiş sayılmaz mı?”



Yukarıdaki ilkeler aslında hepimizin bildiği ama uygulayamadığı şeyler. O zaman 1.  ilkeyle başlayalım . ''Bu gün yeni bir hayata başlayacağım '' diyin kendinizle ve hayatla oyun oynayın. Hayata kocaman gülümseyin. 


Mutlu ve çok güzel günlere...

21 Mart 2012 Çarşamba

Hayat Altın Tepsiyle Önünüze Sunulmaz...

Doğan Can Gündoğdu ile NTV ‘de Ahmet Arpat ile Gece Bülten’inde karşılaştım. Bloga koymak videosunu aramıştım programı izleyince ama bulamamıştım, sonra da unutmuşum. Bugün kendinigeliştir.com ‘ da ki yazıda okuyunca hatırladım tekrar.

Doğan Can Gündoğdu ödevi için Christopher Nolan’ın 27 Temmuz 2012′de gösterime girecek filmi Dark KnightRises’a çektiği fragmanını anlatıyordu programda. Doğan Can Gündoğdu Bahçeşehir Üniversitesi İletişim bölümü 3. sınıf öğrencisi. Evinin mutfağında çok az bir bütçeyle ve ödevinin teslimine 3 gün kala fragmanı hazırlıyor. Daha sonra da internette yüklediği fragman yapımcılarında dikkatini çekiyor. Daha okul bitmeden yurt dışından onlarca teklif sunulmaktaymış. Bence ülkemizi temsil edecek çok genç bir yetenek.



Hayatın ne getirip ne götüreceği bazen sizin ellerinizdedir. Okuduğunuz okullar, tanıdığınız insanlar sizin için sadece bir araç olarak yer alır hayatınızda ve inşa ettiğiniz hayatınızda her karşınıza çıkan inşaatınızın bir tuğlasını oluşturur.

İnsanlar istediğinde çabaladığında her şeyi başarabilir. İşimizden şikayet ederek, patronumuza kızarak ya da arkadaşlarımıza hayıflanarak zamanınızı kaybetmeyin. Zamanında bazı şeyleri kaçırmışta olsak hiçbir şey için geç değil. Yeter ki içinizdeki enerjiyi gücü kaybetmeyin. Her zaman gülümseyerek içinizdekileri ortaya çıkarın.

3 Şubat 2012 Cuma

Öğrendim ki...

Hayat akıp giderken her gün, her an yeni şeyler öğrenerek geçiyor hayat...

Özdemir Asaf'ın güzel yazısını okuduğumda içimde bir burukluk hissettim. Yaş yavaş yavaş otuza yaklaşırken farklı telaşlar, farklı hayaller kapladı hayatımızı. Fakat her yaşın bir güzelliğini de yaşıyorsun. Yetişkinliğin tadını gençliğin deli doluluğuyla birleştiriyorsun...

Gün geçtikçe ailemin sıcaklığını yanımda daha çok hissetmek istiyorum. Öğrenmenin yanında paylaşarak artan şeylerinin tadını daha çok hissetmek istiyorum. Ve hayatımı dolu dolu yaşamak istiyorum...

İşte o güzel yazı...

Neler Ogrendim;

YAŞ 5 Anne ve babamın birbirlerine bağırmalarının beni ne kadar korkuttuğunu öğrendim.
YAŞ 7 Meşrubat içerken gülersem içtiğimin burnumdan geleceğini öğrendim.
YAŞ 12 Bir şeyin değerini anlamanın en iyi yolunun bir süre ondan yoksun kalmak olduğunu öğrendim.
YAŞ 13 Annemle babamın elele tutusmalarının ve öpüşmelerinin beni daima mutlu ettiğini öğrendim.
YAŞ 15 Bazan hayvanların kalbimi insanlardan... daha fazla ısıttığını öğrendim.
YAŞ 18 İlk gençlik yıllarımın keder, şaşkınlık, ıstırap ve aşktan ibaret olduğunu öğrendim.
YAŞ 24 Aşkın kalbimi kırabileceğini ama buna değer olduğunu öğrendim.
YAŞ 33 Bir arkadaşı kaybetmenin en kestirme yolunun ona ödünç para vermek olduğunu öğrendim.
YAŞ 36 Önemli olanın başkalarının benim için ne düşündükleri değil benim kendi hakkımda ne düşündüğüm olduğunu öğrendim.
YAŞ 38 Eşimin beni hala sevdiğini, tabakta iki elma kaldığında küçüğünü almasından anlayabileceğimi öğrendim.
YAŞ 41 Bir insanın kendine olan güveninin, başarısını büyük oranda belirlediğini öğrendim.
YAŞ 44 Annemin beni görmekten her seferinde sonsuz mutluluk duyduğunu öğrendim..
YAŞ 46 Yalnızca minik bir kart göndererek bile birinin gönlünü aydınlatabileceğimi öğrendim.
YAŞ 49 Herhangi bir işi yaptığımdan daha iyi yapmaya çalıştığımda, o işin yaratıcılığa dönüştüğünü öğrendim.
YAŞ 50 Sevgi, evde üretilmemişse, başka yerde öğrenmenin çok güç olabileceğini öğrendim.
YAŞ 53 İnsanların bana, izin verdiğim biçimde davrandıklarını öğrendim.
YAŞ 55 Küçük kararları aklımla, büyük kararları ise kalbimle almam gerektiğini öğrendim.
YAŞ 64 Mutluluğun parfüm gibi olduğunu, kendime bulaştırmadan başkalarına veremeyeceğimi öğrendim.
YAŞ 70 İyi kalpli ve sevecen olmanın, mükemmel olmaktan daha iyi olduğunu öğrendim.
YAŞ 82 Sancılar içinde kıvransam bile başkalarına basağrısı olmamam gerektiğini öğrendim.
YAŞ 90 Kiminle evleneceğin kararının hayatta verilen en önemli karar olduğunu öğrendim.
YAŞ 95 Öğrenmem gereken daha pek çok şeyler olduğunu öğrendim.

Özdemir Asaf


13 Kasım 2011 Pazar

Melody Gardot


İlk başta ismi çok hoşuma gitmişti. Daha hikayesini dinlemeden herhalde annesi ya da babası müzik ile ilgilenmesini istemiş ve sonunda olmuş diye düşünmüştüm. Fakat Melody’ nin ki onun müziğinin kalbinde. Ona 19 yaşındayken bir araba çarpmış. İyileşme sürecinde Hastanede kaldığı sıralarda müzikle terapi görmüş ve hatta bazı kayıtlar yapıp yayınlamış. Philadelphialı  Jazz solisti Melody Gardot  2005 yılında Some Lessons albümü, 2008 de Worrisome Heart  ve 2009 yılında My One and Only Thrill albümü ile  kendini iyice müzik dünyasında yer edinmiş. 

O günler için bir de şöyle  açıklaması var Melody' nin  :

‘’Müzik terapi benim hayatımın bir parçası.Ve benim iyileşmem deki önemi çok büyük. Umarım bir gün başkaları için de benim yaptığım gibi (tedaviyi kastediyor) bir yer yaratabilirim. O ana dek tecrübelerimi ve düşüncelerimi paylaşacağım. Lütfen Bana sorularınızı gönderin. Sorularınızı  elimden geldiği kadar cevaplamaktan mutlu olacağım. Ve siz de tecrübelerinizi özgürce bana gönderebilirsiniz. Başkalarına yardım etmek için bir tartışma ya da forum açabiliriz.’’

Hayatını değiştiren kazadan enerjik ve farklı bir melodili bir kelebek çıkmış. Müziğini dinlediğinizde zaten o etkiyi hissediyorsunuz. Ruhunuzu okşayan sizi başka başka yerlere götürüyor.Terapi gibi... 
İşte müzik ruhun gıdası dedikleri böyle bir şey olmalı :)) 

9 Kasım 2011 Çarşamba

Bir Gün



Dexter ve Emma’nın ilk tanıştıkları yer 1988 yılındaki mezuniyet balosu ile başlar her şey ve her yıl 15 Temmuz’da Em ve Dex’in hayatlarından kesitlerle geçer kitap ve film… Birbirine oldukça zıt iki insan ama yıllarca kopamayan bir arkadaşlık belki de aşk?

Önce kitabını okudum ardından sinemada filmini izledim. Kitabın o büyüsüne aşık oldum tekrar. Yani kafamda sahneleri kurup kahramanları oynatmak…Uzun bir kitap ve her anlatılan elbette filmde anlatılamaz. Fakat filmi izlerken konunun aslında orada geçen başka alt konuları kafamda dönmesi çok hoşuma gidiyor. Filminde yıllar o kadar hızlı geçiyor ki belki tadını o kadar çıkartamayabilirsiniz. O yüzden kitabını okuyup gitmeniz daha güzel olur yoksa hızla geçen yıllardan bir şey anlamadan film bitmiş olur. Ayrıca kitap 20 yıl iki insan diye anlatır hikâyeyi fakat filmde 2011 de bitiyor hikâye. Ne düşündülerse artık 2 yıl eklerken bilemedim.

Aslında çok değişik bir kitap değil. Hayatınızı asla değiştirmez. Fakat okuduktan sonra kendinizden bir parça bulabilirsiniz. Ben kendi hayatıma bakınca üniversite biteli 2 yıl olmak üzere ve hayat çok hızlı geçiyor. Kitapta anlatılan 20 yıl gibi o günlerde sanki çok uzak değil sanırım diyorsunuz. Bazen sıkıldığım, bazen gülüp, bazen de hüzünlendiğim bir kitap oldu.

Kitabın arkasında yazan ‘’Bütün hayatınızı, aradığınızın tam önünüzde olduğunu fark edemeden yaşayabilirsiniz’’ sözü çekmişti beni bu kitaba. Cevabı var mı derseniz yok sanırım. Hayat sizi öyle bir savurur ki bazen ne önünüzü görürsünüz ne de önünüzde ki sizi görür. Kalbiniz de sizinle savrulur gider…

Kitabın ve senaryonun yazarı David Nicholls. Emma’yı Anne Hathaway ve Dexter’ı Jim Sturgess canladırıyor.

Tatilin son gününde izlenmeye değer bir film ya da okunmaya değer bir kitap olur belki de sizin için...


14 Ağustos 2011 Pazar

Güncel

Her ne kadar blogumuzun başlığı Güncel Analiz olsada inanın güncelde yaşanan özellikle siyasal ve politik gelişmeleri sevgili yazarımız Demokrat dışında ilgilenen başka yazar arkadaşımız yok.Açıkcası kendimden bahsedeyim blog kurulduğundan bu yana güncelle ilgili o kadar çok yazı yazdım ki sanırım eski hevesim kalmadı bu konuda.Yazılarımız daha çok hayata dair farklı konular üzerine kaymaya başladı.Özellikle tuvana arkadaşım bu konuda gerçekten bizlere doyurucu ilginç yazılar yazıyor.

Sevgili arkadaşım demokrat bloga bir süre veda etse de en kısa zamanda geri dönecektir.Bu aralar bende yeni yeni düzeliyorum.Böbrek taşı diye bir illetle uğraşıyorum ki sormayın gitsin.İnanın bundan daha fazla ağrı yapan bir hastalık olamaz.İçtiklerimize dikkat edelim ki vücut taş üretmesin...

Biraz daha yazı sıklığımı arttırmaya çalışacağım


4 Ağustos 2011 Perşembe

Bir şehri tam kalbinden, beyninden vurup gitmek var...


Hayat büyüdükçe daha karmaşık bir hal almaya başlıyor. Seçtiğimiz yollar bizi şu an ki halimize getirdi. Belki mutlusunuz belki de değilsiniz. Sonuçta herkesin içinde şöyle herşeyi bırakıp gitmek geçer belli zamanlarda.

Fakat sevdiğiniz insanların hayatınızdan çıkıp gitmesini istemezsiniz. Çoğu zaman bir gün gidebileceklerini bile düşünmezsiniz. Onlar hep vardır ve hayatınız böyle devam eder gider sanarsınız.

Bazı insanları da yüz yüze tanımasanızda da seversiniz. Oyunculuğunu, yazılarını, müziğini beğendiğiniz insanlar vardır. Gitmeleri hayatınızı sarsmaz ama hafif bir burukluk oluşturur.

Teoman'ın müziği bıraktığını duyduğumda tuhaf oldum. Kurduğu hayalin onu tatmin etmediğini yazmış. Elbette insanların ne yaşadığını bilemeyiz ya da ne sebeple bu kararı aldığını. Fakat yaptığı şeylerle bir çok insana ulaştığını ve onları mutlu ettiğini unutmaz umarım.

Masalsı şarkısıyla eğlendim çünkü bende bulutlarla hep oyunlar oynayıp resimler yapardım zihnimde...

Bir arkadaşım moralim bozulduğunda yüzünü dökme küçük kız şarkısını gönderince kendime gelmiştim...

Zor olsada bitti dediğim zamanlar da dinledim en güzel hikayemi...

Aslında hayatın hepimizin aynı rüyayı gördüğü bir istasyon olduğunu anlattığı zamanlar oldu ...

Gitmeler belki de kendi içimize dönmemiz için iyidir. Rahatlamak için yaptığı bu şeyde umarım her şey istediği gibi geçer. Hoşçakal ama sonra yine gel ve kal aramızda...

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Hayata Dair


Yaşam üzerine fazla geldiği zaman onu zorlama,
Biraz duraksa..
Neler olup bittiğine anlam verme !
Mutlaka yanlış bir şey oldu..
Düşüncelerin ile dileklerin aynı orantıda değildi,
Ve varlığın ile buluşamadı.

Sorun yok, sadece bekle..

Güneş doğacaktır.
Rüzgar esecek ve yağmur yağacaktır.
Zorlamaya gerek yoktur, olması gereken kendiliğinden olur !

İzlemeye devam et..
Şahitlik güzeldir, hem olayın dışındasındır hem de içinde.
Zorlamaya gerek yoktur, olması gereken kendiliğinden olur..

"Hayat üçbuçukla dört arasındadır.
Ya üçbuçuk atarsın, ya da dört dörtlük yaşarsın".


Neyzen Tevfik

31 Temmuz 2011 Pazar

Masumiyetin Ziyan Olmaz...


Zamanı geri döndürebilsek tekrar nereden baştan başlamak isterdiniz? Onunla tanışacağını bildiğin halde o aşkı tekrar yaşamak istermiydin yoksa yaşadıklarını bildiğinden yanından geçip gitmek ya da hiç yaklaşmamak mı isterdin?

Kim haklı bu savaşta kim haksız? Masum olup olmamakla da ilgili değil. Başına geliyor bazı şeyler... Herkes kendince haklı...
İnsanlar geliyor, insanlar gidiyor... Geriye sadece acın ve senin de yeni farkettiğin büyümüş bir kız çıkıyor içinden. Sen bile zamanla farkediyorsun kendindeki değişimi. Artık evlenen veya nişanlanan arkadaşlarını gördükçe senin için çok uzak geliyor onlar.. Hayatta belki zor yapacağın şeylere daha kolay karar verip sil baştan başlayabiliyorsun... Tek başına mutlu olabilmeyi öğreniyorsun. En önemlisi ailenin yanında mutlu olmayı öğreniyorsun çünkü onları zamanında sevdiğinin önüne geçirmenin verdiği bir utangaçlık var. Ailen bilmesede çoğu zaman onları geri plana atmış ve sevdiğini hayatının merkezine almışsındır. Sonuçta artık büyümüşsün ayrılıkla ve önceliklerini daha iyi anlıyorsun. İnsanlara ne kadar değer vermen gerektiğini hatırlatıyor , öğretiyor zaman bize. Mor ve ötesi'nin Bisiklet şarkısında diyor ya:

bas pedala bak gökyüzüne, seni bekleyen başka bir adam var


Seveceğim belki yeniden belki de sevemeyeceğim. Şu an hayatıma yoğunlaştım.. Daha önce zor gelen şeylere odaklaştım. Mutlu olacağım bir hayat için U dönüşü yapıyorum.

Aşk bir fragman gibi kaldı hayatımda. Belki yeniden gösterime girer. O zamana kadar hoşçakal aşk..

20 Temmuz 2011 Çarşamba

İkilem


Son zamanlarda yaşadığım bazı şeylerden sonra kendi kendime konuşup insanları anlayamayışım okuduğum bir yazıyla rahtlamama sebep oldu. John Verdon'un Aklından Bir Sayı Tut adlı romanını okurken 125. sayfaya geldiğimde kafamdaki karışıklık yavaşça silinmeye kelimelere dökülmeye başladı.Bu içsel çatışma demek ki normal bir şey. Belki de artık yaş ilerledikçe daha çok dikkat ediyorum bazı şeyleri.

…mesela en büyük çatışma kendimizi görme şeklimiz ve başkalarını görme şeklimiz arasındadır. Örneğin, biz tartışıyor olsak ve sen bana bağırsan, bunun sebebinin senin öfkeni kontrol edememen olduğunu düşünürüm. Fakat ben sana bağırsam, bunun sebebini kendi kontrolsüzlüğüm değil, senin kışkırtman olarak görürüm. Bağırmamın uygun bir tepki olacağı ve senden kaynaklanan bir şey…

…İkimizde benim sorunlarıma benim durumumun, ama senin sorunlarına kişiliğinin sebep olduğunu düşünecek kadar köşeye sıkışmış görüyoruz. Bu problem yaratıyor. Benim her şeyi kendi bildiğim gibi yapmak istemem mantıklı görünürken, senin her şeyi bildiğin gibi yapmak istemen çocukça görünüyor. Ben daha iyi hissettiğim, sen daha iyi davrandığın zaman daha iyi bir gün olacak. Ben her şeyi olduğu gibi görüyorum. Sen her şeyi mantığının çarptığı şekliyle görüyorsun…

…Akıl ikilemler ve çelişkiler yığınıdır. Başkalarının güvenini kazanmak için yalan söyleriz. Gerçek kişiliğimizi birileriyle yakınlaşmak için gizleriz. Mutluluğu yakalamak için, mutluluğu kaçıran tercihler yaparız. Haksız olduğumuz zamanlarda haklı olduğumuzu göstermek için olağanüstü çaba gösteririz…


Aslında ne kadar doğru. İş yerinde, ailemizde ya da arkadaşlarımızla yaşadığımız sorunlara baktığımda herkes haklı, hiç kimse suçunu kolay kolay kabullenmez. Benciliz ve kendimize karşı da yeterince dürüst değiliz. İnsanların yaptığı bazı şeylere üzülüp kendi kendime söylenirdim. Artık bıraktım. Ben ne kadar haklı görüyorsam kendimi onlarda kendi gözlerinde olayı haklı gördüklerini defalarca yaşadım. Elbette bazı konular vardır bir tarafın haklı olduğu. Bahsetmek istediğim o değil. Haklı ya da haksız olsun insan kendine asla toz kondurmuyor. Hayat gerçekten kısa. Belki çok ütopik istediğim ama insanlar birbirini anlamaya çalışsa da hayat bu kadar zor olmasa. Belki de tadı tuzu bunlar ama bazen fazla baharatlı olup acıtabiliyor bünyemizi.

1 Haziran 2011 Çarşamba

Senin ki kaç santim?


Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın yayınladığı su ürünleri sirkülerinde pekçok ticari türün avlanma boyları gerçek üreme boylarına kıyasla son derece küçük kalmakta. Örneğin, Bakanlığın sirkülerinde lüferin avlanma boyu 14 cm verilmişken aslında bu balığın üreme boyu en az 20 ila 25 cm dir. Bazı türlerin bilinen stok durumları o kadar risk altındadır ki üreme boyuna erişen her bireyin yalnızca bir kez yumurtlaması da yeterli olmayabilir. Örnek olarak kalkan balığının yasal avlanma boyu 40 cm iken gerçekte üreme boyu 42-44 cm arasında değişir. Ancak stokların iyileşebilmesi için yasal avlanma boyunun 45 cm olması tavsiye edilir.

Bugün dünya denizlerindeki büyük balık türlerinin yüzde 90'ı, toplam balık türlerinin ise yüzde 60'ı tükenmiş durumda.

2050 yılına geldiğimizde ise dünyadaki balık stokları tükenecek. Türkiye'de durum farklı değil...Balık stoklarımız ve balıkçılık can çekişiyor. Endüstriyel avcılık arttıkça, yumurtlama zamanları ve yerlerinde avlanıldıkça balık stokları hızla azalıyor, balıklar azaldıkça daha çok yavru balık avlanmaya ve satılmaya başlanıyor. Yavru balık avlandıkça ve satışı devam ettikçe de türler üremeye fırsat bulamadığı için durum daha da vahim hale geliyor.

Henüz üreme olgunluğuna, boyuna erişmemiş yavru balıkların avlanması, satılması, tüketilmesi deniz kaynaklarının ziyan edilmesidir. Olgunluk çağına gelen bir balığın her yumurtladığında binlerce balık ürettiği unutulmamalıdır. Her canlı en az bir kez üreme hakkına sahiptir, ve eğer yarın da denizlerimiz de balık türleri olmasını istiyorsak acilen balık boylarına önem vermeliyiz. Ayrıca anaç balıklar boyut olarak büyüdükçe daha da fazla yumurta verirler, işte bu yüzden balıklar için her cm. hayati derecede önemlidir.

Türkiye'de avlanması ve satılması yasal balık boylarına uyulmadığını balık pazarlarında gördüğümüz yavru balıklardan anlamak mümkün. Örnek mi? Lüferin en az bir kez üreyebilmesi için minimum 20 ila 24 cm'e ulaşması gerekirken bugün yasal avlanma boyu 14 cm olarak verilmiştir. Yani aslında yavrusu olan çinekop boyu. Aynı şekilde palamutun üreme boyu 38 cm ila 42 cm arasında iken yasal avlanma boyu 25 cm dir!

Bu durum açıkça gösteriyor ki, denizlerimizdeki biyoçeşitliliğin korunmasını sağlayacak ciddi bir yönetim planına ihtiyaç duyulmaktadır. Ticari balık türlerinin yumurtlama ve gelişme alanlarının deniz rezervi olarak korunması da en etkin yöntemlerden biridir.

Hep birlikte, Tarım Bakanlığı'nın acilen balık stoklarının ve balıkçılarımızın geleceği adına yavru balık satışını engellemesi ve yasal balık boylarını bilimsel temellere oturtmasını sağlayalım. Yavru balık satmayın, almayın, tüketmeyin, denizlerimizin geleceğini korumaya yardım edin. Eyleme katılın!

http://www.kacsantim.org

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Son Bakış

Son bakışımızda kim veya kimler olacak?

Bir katil mi?

Sevgilin mi?

Annen mi?

Çocuğun mu?

Kim olursa olsun tek bildiğim hepimiz öleceğimizi unutuyoruz.İnsan öldükten 1 sn sonra dahi neyin anlamı kalıyor.Yemek yeme eylemi,uyumak,eleştirmek,aldatmak,terketmek,öldürmek hayata dair hiçbir şeyin anlamı kalmıyor.

Öleceğiz hepimiz öleceğiz.Ölümü hiç düşünmediğimiz zamanda da öleceğiz hergün nefesimizde hissettiğimizde de öleceğiz.

Hafta sonu bir tv kanalın genç bir muhabiri trafik kazasında hayatını kaybediyor.Ekranlarda onun gülen yüzünü görmek çok üzücü.Hele birde arka planda çalan o şarkı yok mu herşeyi anlatıyordu.

Bir yaz güneşi gibi eritir hep bu terkedişler...



25 Mayıs 2011 Çarşamba

Yaşamaya Dair

İş-ev arasında geçen günlerde çalışma arkadaşlarımın tuhaf davranışları, spora alışan hayatıma başka renk gelmesi, seçim yaklaşırken adayların tutunma çabala(yama)maları, sevgilimin yoğun temposuna ayak uydurmak, ailemin sene sonu okul telaşı, yazın aniden bastırması, Fenerbahçemin şampiyonluğu...

Derin nefes al...

Hayatı yaşa, bırak kim ne yapıyorsa yapsın. Sen kendini bil ve sadece yaşa hem de doyasıya.
Yaşa iliklerine kadar...

Ve Nazım Hikmet'in kaleminden YAŞAMAYA DAİR :

Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

Yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

Yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yani ağır bastığından.

13 Mayıs 2011 Cuma

Ay Hırsızı

Adile Naşit, Münir Özkul, Şener Şen ve Ayşen Gruda gibi çok değerli sanatçıların oynadığı Neşeli Günler filmini hepimiz izlemişizdir. Şener Şen'in canlandırdığı Vecihi karerinin aslında kimin adı olduğunu biliyor musunuz? Peki Ferhan Şensoy'un eski sevgilisiyle olan hikayesini ? Menderes'in cezaevinden eşine elli sözcükle mektuplaşmasına izin verildiğini ? Oyuncak diyip geçtiğimz Barbie, Mickey Mause, Felix vb. oyuncakların nasıl bugünlere geldiğini ? Muhammet Ali boksa nasıl başlamış ?

Öğrenecek bilgi aslında o kadar çok ki, fakat hayatlarınıı o kimle gezmiş hangi kim kimi öpmüş, kim hangi arabayı almış tarzı şeylere takmış insan var etrafımızda. Bırakın ünlüleri takmayı etrafı bile yetiyor o tarz insanlara. Kadınlara hiç kızmayın erkekler de bazen kadınlarla yarışır bu konuda. Keşke dizilere bağlandıklarıı kadar kitaplara ya da belgesel tarzı yayınlara bağlansalar. Reşat Nuri Güntekin boşuna dememiş. " "Bir insana neden kitap okumuyorsun demek,neden piyano çalmıyorsun demekle aynı şeydir.Çünkü kafayı kitap okumaya alıştırmak,parmakları piyano çalmaya alıştırmaktan kolay değildir."

İlk parağrafta sorduğum soruların cevapları ve birbirinden farklı fakat bir o kadar da birbirine bağlı bir çok olayı akıcı ve güzel anlatım tarzıyla Sunay Akın'ın AY HIRSIZI adlı kitabında bulabilirsiniz. Bırakın Fatmagül'ün suçunu, Hanımın Çiftliğinde olanları, Sultan Süleyman'ın haremini, bırakın Çocuklar Duymasını, çocuklar öğrensin Cervantes'i, Halide Edip'i, Orhan Kemal'i, Van Gogh'u, Mozart'ı...

Okumak üniversiteler bitirmekle yetmiyor, okumak kağıt kokusunu okul bittikten sonra da kitaplardan alarak devam etmeli. Bakış açısı her şeyi değiştirir, bilmek size her zaman avantaj getirir. Belki bu yazı size boş gelecek belki de bana hak vereceksiniz. Bir kişi bile şu yazıdan bir fayda sağlasa mutlu olurum.

Kitapta Beatles'ın kuruluş hikayesiyle kapanış yapalım. Hikayenin sonunda şöyle anlatır Sunay Akın:

İnsanlığın aya ulaşma haberlerinin en yoğun olduğu 1960’lı yılların gazete sayfalarında, astronotlardan daha çok, öykülerini okuduğunuz “Beatles” grubunun fotoğrafları yer almaktadır! Ve NASA, kuruluşunun 50. yılı kutlamaların da, uzaya dev uydulardan bir şarkı yayını yapar. 3bin 879 trilyon kilometre ötedeki Kutup yıldızı’na ulaşan şarkı Beatles’ın “Evreni Aşmak (Across The Universe) ” adlı eseridir.

Kırılan ışık hayalleri ,
Beni tekrar tekrar çağıran
Bir milyon gözün dans etmesi sanki
Ve evren boyunca düşünceler
Bir posta kutusunun içindeki
Dinmeyen rüzgar gibi amaçsızca dağılıyor.

24 Ocak 2011 Pazartesi

İçinizdeki Çocuğa Öğretin...


Bugün pazartesi olduğundan mıdır bilmiyorum ama her şey ters gitti. Aslında pazartesi sendromum falan hiç olmaz ama bugün sanırım müdürümün negatif enerjisi ve siniri hepimizi çok gerdi. Her şey de bir kusur aradı ve olmayacak laflar etti. Anlamadığımız şey ise geçen hafta ak dediği şeye bu hafta beyaz diyerek tepki vermesi. İş hayatında nabza göre şerbet vermesini bilmezseniz o şerbeti acı acı içersin, bunu bugün daha iyi anladım. Çoğu şeylerin ise ailede öğrenilip ileriki yaşlarda karakterinin temel taşı olduğunu kimse inkar edemez sanırım. Çocuk yetiştirmek zor. Hele o çocuklar büyüdüğünde etrafına mutsuzluk ve huzursuzluk saçmasına hem üzülüyorum hem de beni üzmelerine sinir oluyorum. Kaynağını bilmediğim bir yazı okumuştum uzun bir süre önce. Çok hoşuma gitmişti. Hayat denilen bu yolu nasıl yürüyeceğimize yol gösteriyor bence. Her şey aile de başlar, her şey aile de biter...

Çocuklarınızı İyi Yetiştirin

Doğruları söyletin.
Canı istemediği için çalışmadığında elektrikler kesikti demesin.
Vazoyu kim kırdı dediğinizde ben kırdım diyebilsin.
Sorumluluk almayı öğretin.
Sadece kendi üzerine düşeni yapıp kenara çekilmemesi gerektiğini; her zaman her yerde her şeyden sorumlu olduğunu öğretin.
Birini ezmeden de yukarılara çıkabileceğini hatta bazen yukarılar
denilen şeyin çıkılmasa da olur bir yer olduğunu öğretin.
İlla birini örnek alsın diyorsanız Mustafa Kemal'i öğretin.

Kızlarınızı iyi yetiştirin.
Kendi kendilerine yetmeyi öğretin.
Namuslu olmanın yürekten geçtiğini öğretin. Evden çıkar çıkmaz
ilk köşede eteğinin boyunu kısaltmasına gerek olmadığını öğretin.
İstediğini giymeyi öğretin. İnsanın ahlakının sadece kendi beyninde
olduğunu öğretin.
Kıskanılmanın sevilmeyle aynı olmadığını öğretin. Kıskanılmanın güzel,
saygısızlığın kötü olduğunu öğretin.
Beni çok kıskanır, dışarı çıkarmaz, şunu bunu giydirmez diyen adamla gurur
duymamayı bunun aslında kendine hakaret olduğunu öğretin.
Arayıp neredesin; kiminlesin vs. diyen adama seni tanımadan
önce nasıl davranacağımı bilmiyor muydum haddini bil demeyi öğretin.
Eşlerini aldatan erkeklerin yanındaki ikinci kadın olmamayı öğretin.
Erkeklerle sadece arkadaş olunabileceğini çünkü onların da sadece insan olduklarını öğretin.

Oğullarınızı iyi yetiştirin.
Karşı cinse saygı duymayı öğretin.
Gece yarısı evine dönen kadının aranmadığını öğretin.
Bir kadının omzuna arkadaş olarak da sarılabileceğini öğretin.
Dokunmaktan korkmamasını öğretin.
Sevmenin değer verme olduğunu öğretin.
Sahip çıkmayla sahibi olmanın farklı olduğunu öğretin.
Bulunmaz Hint kumaşı olmadıklarını; olsalar bile burun silinen
mendillerin de kumaştan yapıldığını; hiç kimseyi küçük görmemeyi öğretin.

Ama önce bunları içinizdeki çocuğa öğretin...

16 Ocak 2011 Pazar

Geçer Dediklerimi Geçirdim

Duyduğum, dokunduğum, gördüğüm, tattığım, kokladığım için var bu dünya..Farkında olduğum için.. Kendim yazdım, kendim oynadım en başından beri..
O yüzden ki bir dünya yarattım, roller verdim sahnedekilere..
Sevdim; sevgilim, paylaştım; dostum dedim..
En derinimde hissettim; annem, kızdım da kıyamadım; babam dedim..
Geçer dediklerimi geçirdim..
Biter dediklerimi bitirdim..
Nefret ettiklerimi sildim, geçtim..
Gün oldu; silkindim, yeter dedim..
Geride bıraktıklarım hesap sormaya kalkmasın o yüzden bana..
Farkında olduğum için var oldunuz, vazgeçtiğim için bugün yoksunuz..
Bu nasıl bir cüret ki; bir başka hayata müdahil olma, umarsızca sorgulama, pervasızca yargılama hakkını bulur insan kendinde..
Haddinizi aşmayın ey faniler..
Ben yok olmayı kabullenirken, kar taneleri mütemadiyen ayak izlerimi kapatmaktayken, güneş bile her gün batarken, sizdeki ne arsızlıktır; silinmeyi dahi kabul edemiyorsunuz bir başka faninin zihninden.. Mezarlıklar, kendini vazgeçilmez sananlarla doluyken, yerin üstündeki bu şatafat da neyin nesi oluyor acep?
Uğraştırmayın da dağılın hadi..
Dağılın ve gidin, ama bilin..
Kör cehalet çirkefleştirir insanları!
Suskunluğum asaletimdendir...
Her lafa verecek bir cevabım var...
Lakin bir lafa bakarım lafmı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye...

Mevlana Celaleddin Rumi

27 Aralık 2010 Pazartesi

Küçük Prens

21. Bölüm

İşte o sırada bir tilki çıkıverdi ortaya.
“Günaydın” dedi tilki.
“Günaydın” dedi küçük prens kibarca. Ama etrafına baktığında kimseyi göremedi.
“Buradayım! Elma ağacının altında.”
“Sen kimsin? Çok güzel görünüyorsun.”
“Ben bir tilkiyim.”
“Gel, birlikte oynayalım. Öyle mutsuzum ki” dedi küçük prens.
“Seninle oynayamam” dedi tilki, “ ben evcil bir hayvan değilim.”
“Buna çok üzüldüm” dedi küçük prens. Ama biraz düşündükten sonra: ”Evcil ne demek?” diye sordu.
“Anladığım kadarıyla burada yaşamıyorsun” dedi tilki, “kimi arıyorsun?”
“İnsanları arıyorum,” dedi küçük prens, “ peki ama ‘evcil’ ne demek?”
“İnsanlar,” dedi tilki, “tüfeklerle dolaşırlar ve avlanırlar. Tam bir baş belasıdırlar. Bir de tavuk yetiştirirler. Tüm işleri bundan ibarettir. Sen de mi tavuk arıyorsun?”
“Hayır, ben arkadaş arıyorum. Ama ‘evcil’ ne demek?”
“Bu pek sık unutulan bir şeydir. ‘Bağ kurmak’ anlamına gelir.”
“Bağ kurmak mı?”
“Evet. Örneğin, sen benim için sadece küçük bir çocuksun. Diğer küçük çocuklardan hiçbir farkın yok benim için. Sana ihtiyacım da yok. Aynı şekilde, ben de senin için dünyadaki yüz binlerce tilkiden biriyim sadece. Bana ihtiyaç duymuyorsun. Ama beni evcilleştirirsen eğer, birbirimize ihtiyacımız olacak Sen benim için tek ve eşsiz olacaksın, ben de senin için.”
“Anlamaya başlıyorum” dedi küçük prens. “Bir çiçek var. Sanırım o beni evcilleştirdi.”
“Olabilir. Dünyada her şey mümkündür.” dedi tilki.
“Ama bu çiçek dünyada değil.”
Tilki şaşırmıştı. “Başka bir gezegende mi?”
“Evet.”
“Peki orada avcılar da var mı?”
“Hayır, yok.”
“Bu çok ilginç. Peki ya tavuklar?”
“Hayır. Tavuklar da yok.”
“Eh, hiçbir yer mükemmel değildir” dedi tilki içini çekerek. Sonra kendini anlatmaya başladı:
“Yaşamım çok monotondur. Ben tavukları avlarım, avcılar da beni.
Bütün tavuklar birbirine benzer. Bütün insanlar da öyle. Bu yüzden biraz sıkılıyorum. Ama beni evcilleştirirsen eğer, yaşamıma bir güneş doğmuş olacak. Senin ayak seslerin benim için diğerlerinden farklı olacak. Ayak sesi duyduğum zaman hemen saklanırım. Ama seninkiler, bir müzik sesi gibi beni gizlendiğim yerden çıkaracaklar. Şu ekin tarlalarını görüyor musun? Ben ekmek yemem. Buğday benim hiçbir işime yaramaz. Bu yüzden de bu tarlalar bana hiçbir şey hatırlatmazlar. Buna üzülüyorum. Ama sen beni evcilleştirseydin, bu harika olurdu. Altın renkli saçların var senin. Ben de altın renkli başakları görünce seni hatırlardım. Ve rüzgarda çıkardıkları sesi severdim.
Sustu tilki ve uzun bir süre küçük prensi izledi.
“Senden rica ediyorum. Lütfen beni evcilleştir!” dedi.
“Elbette” dedi küçük prens. “Ama pek fazla vaktim yok. Yeni arkadaşlar edinmem ve birçok şeyi anlayabilmem gerekiyor.”
“Sadece evcilleştirdiğin kişiyi anlayabilirsin” dedi tilki. “İnsanlarınsa hiçbir şeyi anlayacak vakitleri yoktur. Her şeyi dükkandan hazır alırlar. Ve arkadaşlar dükkanlarda satılmadığı için de, hiç arkadaşları olmaz. Eğer bir arkadaşın olsun istiyorsan, evcilleştir beni!”
“Ne yapmam gerekiyor peki?” diye sordu küçük prens.
“Çok sabırlı olman gerekiyor. Önce çimenlerin üstüne, biraz uzağıma oturmalısın. Ben gözümün ucuyla seni izleyeceğim, sen hiçbir şey söylemeyeceksin. Sözcükler yanlış anlamalara neden olurlar. Ama her gün, biraz daha yakına gelebilirsin.”
Ertesi gün küçük prens yine geldi.
“Her gün aynı saatte gelmelisin” dedi tilki. “Örneğin öğleden sonra saat dörtte gelirsen, ben saat üçte kendimi mutlu hissetmeye başlarım. Zaman ilerledikçe de daha mutlu olurum. Saat dörtte endişelenmeye ve üzülmeye başlarım. Mutluluğun bedelini öğrenirim.

Ama günün herhangi bir vaktinde gelirsen, seni karşılamaya hazırlanacağım zamanı asla bilemem. İnsanın gelenekleri olmalıdır.
“Gelenek nedir?”
“Bu da çok sık unutulan bir şeydir” dedi tilki. “Bir günü diğer günlerden, bir saati diğer saatlerden ayıran şeydir. Örneğin, şu benim avcıların da gelenekleri vardır. Perşembeleri kızlarla dansa giderler. Bu yüzden de Perşembe benim için harika bir gündür. Üzüm bağlarına kadar yürüyebilirim. Ama avcılar dansa herhangi bir gün gitseydi, benim için hiçbir günün özelliği olmayacaktı ve asla tatil yapamayacaktım.”


Böylelikle küçük prens tilkiyi evcilleştirdi. Ve ayrılma vakti geldiğinde “Ah! Sanırım ağlayacağım” dedi tilki.
“Bu senin hatan” dedi küçük prens. “Ben sana zarar vermek istemedim. Seni evcilleştirmemi sen istedim.
“Doğru, haklısın” dedi tilki.
“Ama ağlayacağını söyledin!”
“Evet, öyle.”
“O halde bunun sana hiçbir yararı olmadı.”
“Hayır, oldu. Buğday tarlalarının rengini gördükçe seni hatırlayacağım. Şimdi git ve güllere bir kez daha bak. O zaman kendi gülünün evrende eşsiz ve tek olduğunu anlayacaksın. Sonra bana veda etmek için buraya geri döndüğünde, sana hediye olarak bir sır vereceğim.”
Küçük prens güllere bir kez daha bakmaya gitti.
“Hiçbiriniz benim gülüm gibi değilsiniz. Çünkü henüz hiçbiriniz evcilleşmediniz. Ve siz de hiç kimseyi evcilleştirmediniz” dedi onlara. “Siz tıpkı tilkinin benimle karşılaşmadan önceki hali gibisiniz. Dünyadaki binlerce tilkiden yalnızca biriydi o. Ama ben onunla dost oldum ve şimdi artık o özel bir tilki.”
Güller bu duyduklarına çok bozuldular.
“Evet, güzelsiniz. Ama boşsunuz. Sizin için kimse yaşamını feda etmez. Yoldan geçen herhangi biri, benim gülümün de size benzediğini söyleyebilir. Ama benim gülüm sizin her birinizden çok daha önemlidir. Çünkü ben onu suladım. Ve onu camdan bir korunakla korudum. Önüne bir perde gererek rüzgarın onu üşütmesini engelledim. Tırtılları onun için öldürdüm ( ama birkaç tanesini kelebek olmaları için bıraktım). Onun şikayetlerini ve övünmelerini dinledim. Ve bazen de suskunluklarına katlandım. Çünkü o benim gülüm.”
Bunları söyledikten sonra tilkinin yanına döndü.
“Elveda” dedi.
“Elveda” dedi tilki de. “Ve işte sırrım: Bu çok basit. İnsan gerçekleri sadece kalbiyle görebilir. En temel şeyi gözler göremez.” “Temel olan şeyi gözler göremez” diye tekrarladı küçük prens. Öğrendiğinden emin olmak istiyordu.
“Senin gülünün diğerlerinden daha önemli olmasını sağlayan şey, ona ayırdığın vakittir” dedi küçük prens.
“İnsanlar bu en önemli gerçeği unuttular. Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğin şeye karşı her zaman sorumlusun. Gülüne karşı sorumlusun.
“Gülüme karşı sorumluyum” diye tekrarladı küçük prens, öğrendiğinden emin olmak için. Sonra yoluna devam etti.

(Küçük Prens -Fransızca Le Petit Prince- Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry'nin en ünlü romanı. 1943'te yayımlanmıştır. Basit bir çocuk kitabı gibi görünen ama aslında yaşam, sevgi ve aşk hakkında derin anlamlar içeren KüçükPrens'te bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyası anlatılır.)

16 Temmuz 2010 Cuma

Kula Kul Olmak

Ne demek kula kul olmak?

Çok sevdiğin bir kıza kul olmak.

Patrona kul olmak.

Hisse senetlerine kul olmak.

En sevdiğin dostuna kul olmak.

Allahın kuluyum peki bunlar ne oluyor?Kula kul olmak aslında Allaha kul olmak demek değil mi?

Kul,karmaşa ve hayatın gerçekleri üçgeni...